Normalde bu kadar sert bir eleştiri yapmam ama Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları beklentimin çok altında kaldı. Benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Kitabı savaşın gölgesinde, gerçek bir hikayeye dayanarak yazıldığı, Bosnalıların gözünden anlatıldığı ve içinde bir aşk teması barındırdığı için büyük bir hevesle almıştım. Ama sonuç koca bir hüsran…
Romanın dili oldukça sade, hatta yer yer özensiz. Olaylar fazla yüzeysel geçiliyor. Baş karakterler ise kusursuz; herkes melek gibi… Gerçek bir hikayede bir savaş ortamında bu saflık çok yapaydı. Rahatsız olduğum bir detay da yazarın neredeyse her sayfada baş karakterlerimizin Müslüman olduklarını vurgulama ihtiyacı duymasıydı. Dini kimliğin altının bu kadar çizilmesi hikayenin önüne geçti hatta itici hale geldi. Evet, savaş bir Müslüman‑Hristiyan savaşıydı ve kesinlikle ezilen hor görülen ve bir dünya tarafından katliamları sessizce izlenilen halk Bosnalılardı ama böylesi bir anlatım gerçeklikten çıkıp propaganda diline kaymıştı.
Savaş başladıktan sonra kitap neredeyse tamamen Suada ve diğer kadınların yaşadığı tecavüzler etrafında dönmeye başlıyor. Bu konunun anlatılması elbette önemli ama sürekli tekrar edilince etkisini kaybediyor. “Tamam, anladık” dedim bir noktada. Her gün gelen askerler, benzer sahneler… Duygu yaratması gereken bölümler zamanla anlamsızlaştı.
Geçtiğimiz aylarda Kristin Hannah’ın Bülbül kitabını okumuştum. Orada savaşın ruhlara işleyişi, karakterlerin verdikleri mücadele, yaşadıkları acılar ve aralarındaki dayanışma o kadar güçlü anlatılmıştı ki, kitabı gözyaşlarıyla bitirmiştim ve hala etkisindeyim. İncir Kuşları ise aynı etkiyi bırakmak bir yana, ne yazık ki hiçbir şekilde o hisse yaklaşamıyor.
Bu, yazarın okuduğum ilk ve son kitabı olacak. Tecavüz, din ve savaş gibi çok hassas konular bu kadar