Bir Kürt olarak doğduğunuzda, daha alfabeyi öğrenmeden kimliğinizin bir mesele olduğunu öğreniyorsunuz. Ancak, sosyal medyada karşılaştığınız o malum kesimin sığlığı, bu meselenin kendisinden çok daha yorucu.
Burada sözüm tüm bir millete değil, aksine, eğitim sisteminin torna tezgahından geçmiş, sorgulama yetisi daha filizlenmeden budanmış ve kafası sadece resmi anlatıların klişeleriyle şişirilmiş o spesifik kitleye. Tarih okumayı sadece tek tip zafer methiyelerinden ibaret sanan, yaşadığı coğrafyanın sosyolojik gerçekliğinden zerre kadar haberdar olmayan bu kesim, okul sıralarında kendilerine belletilen o dar sınırların dışına asla çıkamıyor. Bilgi sahibi olmadan takındıkları o keskin ve saldırgan tavır, aslında derin bir entelektüel sefaletin ve sığınacak liman arayan bir yetersizlik duygusunun bir görünümü.
Bu kitlenin en tehlikeli yanı, bilmediği şey hakkında bu kadar cüretkar olabilmesi. Kulaktan dolma üç beş sloganla, koca bir halkın dilini ve binlerce yıllık tarihsel birikimini bir çırpıda yok sayabileceklerine inanıyorlar. Kendi daracık ezberlerine uymayan en doğal hak talebini bile anında bölücülük ya da vatan hainliği etiketiyle damgalamay ı bir vatanseverlik görevi sanıyorlar. Oysa gerçek bir bilinç, belgelerle, yaşanmışlıklarla ve toplumsal dokunun katmanlarıyla yüzleşmeyi gerektirir. Ama bu kesim, hakikatle yüzleşmek yerine parmak sallamayı, anlamak yerine nefret kusmayı tercih ediyor. Çünkü yüzleşmek ağır bir yüktür ve bu ağırlığı taşıyacak ne bir kaynak okumuşlukları ne de o sığlıktan çıkacak zihinsel kapasiteleri var.
Ortaya çıkan manzara, romantik bir birlik masalından ziyade, her gün çarpıştığımız sert ve soğuk bir gerçeklik krizidir. Okumayan, araştırmayan ve sadece kendisine ezberletilen öfkeyi bir kimlik gibi kuşanan bu kitle, üzerinde yaşadığı