Bak, dürüst olacağım; Bir İdam Mahkûmunun Son Günü 'nü elime alırken "klasik eserdir, genel kültür olsun" diye başladım ama ilk on sayfadan sonra tokat yemiş gibi oldum. Bu öyle alengirli kelimelerle dolu, süslü bir edebiyat şovu değil. Bu resmen bir adamın boğazına çöken o karanlığın günlüğü.
Beni Benden Alan Kısımlar:
Suçun Ne Olduğunun Hiçbir Önemi Yok: Okurken sürekli "Acaba ne yaptı?" diye merak ediyorsun ama sonra fark ediyorsun ki; Hugo sana bunu bilerek söylemiyor. Çünkü adam seri katil de olsa, hırsız da olsa, o giyotinin altına yatacağı anı beklemenin verdiği o saf, hayvani korku değişmiyor. İnsanı suçundan ayırıp, çırılçıplak bir "canlı" olarak bırakıyor karşında.
O "Tık Tık" Eden Saat Sesleri: Kitabı okurken saatin sesini duymaya başlıyorsun. Adamın önünde saatler varkenki kibriyle, son beş dakikasındaki o zavallı hali arasındaki fark... İnsanın içini acıtıyor. "Af çıkar mı?" diye her kapı gıcırtısına umutlanması, aslında hepimizin hayata tutunma çabasının bir özeti gibi.
Kızı Mari: İşte Orada Koptum: Kızı yanına geliyor ve babasını tanımıyor. "Babam öldü benim" diyor adamın yüzüne bakıp. O an dedim ki; bir insanı sadece öldürmüyorlar, onu dünyadan, hatıralardan, her şeyden siliyorlar. Bu sadece bir idam değil, bu bir yok oluş.
Netice Olarak...
Kafamda şu soru dönüp durdu: Biz kimiz ki birinin nefes alacağı son saniyeye karar veriyoruz? Dışarıda o giyotin kurulsun diye bekleyen kalabalığın iştahı, mahkumun korkusundan çok daha iğrenç geldi bana.
Bu kitap bittiğinde öyle "Vay ne güzel yazmış" demiyorsun. Kitabı kapatıp karanlıkta bir süre boşluğa bakıyorsun. "Yaşamak ne büyük nimetmiş ve biz bunu nasıl da hoyratça harcıyoruz" dedirtiyor adama. Eğer ciğerin dayanacaksa oku, ama öyle plajda, kafede okunacak bir şey değil bu; sessizlik istiyor.