Bak bu eser çok başka bir kafa... Bozkırın tozundan çıkıp Ohotsk Denizi’nin o dondurucu, gri sularına giriyoruz. Bu bir "ilk av" hikayesi gibi başlıyor ama sayfalar ilerledikçe bir "kurban" ayinine dönüşüyor. Küçük Kirisk, yanında dedesi Horgan, babası Emrayin ve amcası Milhun... Dört kişi küçük bir kayıktalar ve o lanet olası sis çöküyor. Doğanın o devasa, acımasız gücü karşısında insanın ne kadar cılız kaldığını iliklerine kadar hissediyorsun.
Beni en çok çarpan ne oldu biliyor musun? O kayıktaki hiyerarşi ve o muazzam fedakarlık. Su tükeniyor. Yaşam, o birkaç damla suya bağlı. Ve o üç yetişkin adam, "gelecek" adına, yani Kirisk’in yaşaması adına sırayla kendilerini o karanlık sulara bırakıyorlar. Bu sadece bir ölüm değil, bu yaşamın devam etmesi için verilen kutsal bir rüşvet. Aytmatov, denizi ve doğayı öyle bir kişiselleştiriyor ki, sanki deniz orada canlı bir dev, insanları izleyen bir tanrı gibi. Kitabın sonunda Kirisk’in kıyıya ulaştığı o an, aslında insanlığın da bir şekilde umuda ulaştığı an. Ama o bedel... O bedel insanın zihninden asla çıkmıyor. Bu eser, sevginin ve sorumluluğun, ölüm korkusundan ne kadar daha büyük olabileceğini tokat gibi yüzümüze vuruyor.