Ne zaman kadere başkaldırıp olaylara daha iyimser bir açıdan bakmaya çalışsam ve bir mucize eseri başardığımız hayaline kapılsam, değişmesi asla mümkün olmayan bir gerçeğin çölünde kumlara gömülüyorum.
Boşluk yaşantısı, insanlar kendilerini kendi hayatları ve içinde yaşadıkları dünyayı değiştirme bakımından etkili bir şey yapamayacak kadar güçsüz hissettiklerinde sökün eder. İçsel boşluk ya da içimizdeki yoksulluk," kişinin kendi hayatını yönlendirebilecek veya başka insanların kendisine yönelik tutumlarını değiştirebilecek bir aktör olamadığı durumlarda belirginleşir. Ümitsizlik ve çaresizlik galip gelir ve nihayet insanlar istemekten, irade etmekten de vazgeçebilirler.
Kendimi çaresiz hissettiğim anlarda aşkı düşünürüm. Çünkü bizi kurtaran, her şeyi değiştiren, olanaksızı olanaklı, çirkini güzel, kabul edilir olmayanı kabul edilir yapan aşktır. Uykunu kaçırsa da, soluğunu kesse de, hiç rahat vermeden her düşüncene girse de. Silinmeyecek bir bırakarak seni yaralasa da. Karşılıksız bir tutkuyla eritip bitirse de; mücadele edemezsin, etmek istemezsin ve döktüğün her gözyaşının verdiği acıyı duyarak kendini tamamen ona bırakırsın. Evet, acı çekmek, sıradan bir varoluştan daha iyidir. Çünkü aşkla sevdiğin sürece yaşarsın ve bu her şeye değer. Aşk adına her türlü çılgınlığı yapar, büyük jestlerde bulunursun. Hiç aşılmamış sınırları gerçekten aşarsın, bir ormanda bir tapınak, bir dağın tepesine bir şato inşa edebilirsin, yazgının seçtiği kurbanken bir kahramana dönüşebilirsin. Çünkü aşk, hiçbir mantığa sığmaz.
Çocuklar, özümsedikleri ve soludukları neyse o olurlar. İyi yüreklilik bir DNA meselesi değildir: çoğunlukla yetiştikleri ortam karakterlerini oluşturur.