"Ben ne zaman öleceğim tanrım,
sabah olunca mı?
Keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım,
irileşen, gitgide irileşen ağaç gibi
ismi nedensizce iris oluveren bir ağaç gibi...
Şu odanın ortasında dursam..
Saat kuleleri dökülürdü dallarımdan.
tanrım,
artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum."
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
neden hep aynı yerdeyiz,
hayattan söz edilirdi,
zor denirdi,
ve ardından susulurdu mutlaka.