Eliyle de yiyebilir Nuriler. Çünkü uygarlığın getirdiği her şey özgür insanların hakkı olsa gerek. Bu adamları, egemenler, toplum adına suçlu saymışlar, ayırmışlar, onları toplum dışı bir yerlere tıkmışlar. Ellerinden de uygarlık buluntusu ne varsa almışlar, asıl böylece cezalandırmışlar onları; insan olmaktan çıkarmışlar. Artık toplumdan da insanlıktan da soyutlanmış böyle bir yaratığa “İnsan” demek için kendini zorlamanın ne anlamı var. Buradaki bütün bu “ilk insan”lara, güneşsizlere, değişik yeni bir at takmak, belki de “Nuriler” demek daha doğru olmaz mı?
O kadar çatalın, bıçağın, kaşığın, boy boy, kat kat tabakların sağına, soluna, önüne, değişik biçimlerde sıralanışı bir yana, bir tek çatalın, bir tek bıçağını bile dışarıdaki özgür insanların masalarında süsleyen gereçler olduğunu şimdi daha iyi anlıyorsun. Onlar, özgür insanların yemeklerini daha kolay yiyebilmeleri için bulunmuş bir uygarlık buluntuları öyleyse.
Kendi gözlerinle görüyorsun kendini. Bit kadar küçük bir avluda, dört taş duvarın arasında, üzerinde mendil kadar küçük bir gökyüzü varken hangi güneşin batışını, ne hakla, neresinden gözleyebilir, hangi bozkırın hangi güzelliğini yaşayabilirsin?
Bu işin sonunda bir gün bir kurtuluş olacaksa, insanca olmalı, onurlu olmalı diyorsun, hep bunları diyorsun içinden. Kendi kendinle yüz yüze gelebilmelisin, Bakabilmelisin kendi yüzüne. Başkalarının yüzüne de. Ama kendi yüzüne bakamayan biri, ne yüzle çıkar başkalarının karşısına? En korkuncu bu işte; Kendi yüzüne bile bakamaz olmak. Bu yıldırıyor seni. İçinde aşağılanmış, ezilmiş, pörtlemiş, vıcık vıcık iğrenç bir böcek yaşatarak insanların arasında dolaşmaktan, dolaşır olmaktan korkuyorsun.