Kendi ölümümle beni en çok uzlaştıran şey bir düşünce, senin ve benim kemiklerimin birlikte gömülüp dağıldığı, çırılçıplak kaldığı bir yer düşüncesi. Kemiklerimizin ortalığa saçılmış darmadağın yattıkları bir yer. Kaburga kemiklerimden biri kafatasıma dayalı. Sol el kemiklerimden biri kalça kemiğinin içine girmiş. (Kırık kaburga kemiklerimin üstünde göğsün bir çiçek gibi.) Ayak kemiklerimiz, yüzlercesi darmadağın. İç içeliğimizi böyle imgeleyişimin, yalnızca kalsiyum fosfattan oluşsa da, huzur verici olması garip. Ama öyle. Seninle olduktan sonra, kalsiyum fosfat bile olmanın yeteceği bir yer düşünüyorum.
Kışlar soğuk geçtiğinden evin duvarları kalın. Pencere girintisinde kepenklere yakın bir yere asılı bir tıraş aynası var. Şu an yukarı baktığımda aynada leylak dalının bir parçasını görüyorum: her çiçeğin her taçyaprağı canlı, belirgin, yakın, öylesine yakın ki taçyaprakları, derideki gözenekler gibi görünüyor. Aynada gördüğüm parçanın gerçekte bana daha yakın duran leylak dalından niye daha net ve yoğun göründüğünü ilk bakışta anlayamıyorum. Sonra fark ediyorum ki, aynada gördüğüm kısım, leylağın güneşin son ışıklarıyla aydınlanan yanı.
Sana olan aşkım her akşamüstü bu aynanınkine benzer bir yere yerleşiyor.