İnsan, hakikatin ne olduğunu idrak ettikten sonra, o hakikati yaşayabilmek için tabiat ile mücadele etmek ve de şartlanmaların getirdiği değer yargılarından bilincini arındırmak zorundadır.
“ Şirki görmek, şirktendir ve şirktir!”…
Gerçeği itibarıyla bu cümle doğrudur!
Şirk içinde olmayan, zaten “şirk” diye bir olay görmez!
“Tevhid” gerçekleştiği anda “şirk” diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla, ne şirk vardır, ne müşrik ne de şerik!
Okyanustaki balık için su bitmez tükenmez olarak algılanmasına rağmen, ona dünyayı kuşatan gerçeğin hava olduğunu kolay kolay anlatamazsınız! dünyayı kuşatan hava hakikatini onu anlattiginiz zaman, o sonunda bu gerçeği kabullense ve sudan çıkarak havada yaşamak istese de bu kesinlikle mümkün olmaz ! dünyayı kuşatan hava gerçeğine rağmen, o su içinde dünyaya gelmiştir ve yaşamına su şartlarına göre yön vermek zorundadır... Zaman zaman suyun dışına sıçrayıp havayı gören, tanıyan bu istidat ve kabiliyette balıklar olmasına rağmen, onlar dahi diğer su mahlukatlarına örnek olamazlar...
Balık, bedeninin doğası gereği suyun şartlarına göre kendini geliştirmek zorundadır, her ne kadar hava gerçeğini bilse dahi!
“Vahdet”
hakikati, mutlak gerçek olmasına rağmen yalnızca bilinç boyutunda yaşanır; insan, medeni itibari ile, yer aldığı boyutun şartlarına tabiidir!
Oysa, insanı bilinçli bir varlık olarak diğer mahlukattan ayıran şey, “tefekkür” dediğimiz derin ve kapsamlı düşünce; “muhakeme” dediğimiz, farklı şeyleri değerlendirmeye tabi tutarak, ortaya bir mana çıkarma özelliğidir.