Teselli ve isyan karışımı garip bir ruh
hali içindeyim. Bir an nasıl bir gaye peşinde olduğumu bilmiyorum, hâlâ bir
gayem olup olmadığını da bilmiyorum. İnsan ölmeden çok önce yaşar
ölümlülüğün evrelerini. O esnada ne yaşadığınızı anlatmak istemezsiniz ama bir
hastane yatağının duvara ittirilmesini andırır biraz.
Halbuki
gerçekten yalnız bir insan değilim, bunun için suçluluk da duymuyorum.
Yalnızlığın giderek hoşuma gitmesidir belki doğru olmayan. Oysa bütün herkes
yalnız, etraftaki nesneler bile yalnız
Devamlı
bir “dehşete kapılma hali” içinde yaşıyorum. “Sürekli dehşet” benim “her şeye
karşı hazırlıklı olma” isteğimden kaynaklanıyor. Sanki bütün dehşetleri zaten
yaşamışım da her birine ayrı ayrı tepki vermeme gerek kalmamış gibi
davranıyorum. Bu nedenle dehşete düşürüldüğüm zaman pek dehşete
kapılmıyorum artık. Birinin beni dehşete düşürdüğünü (şimdi olduğu gibi) ancak
sonradan fark ediyorum. Bir görünüp bir kaybolan bir dehşet silsilesi içinde
yaşamaya başlamam böyle oldu. Ayrıca bu kişisel dehşetlerin birbirine çok
benzediğini tespit ettim. Bunlar çoğunlukla bir aşağılanmadan kaynaklanıyor.
Aralarındaki benzerliğin iyi bir yanı da etkilerini çabucak yitirmeleri. Şimdi de
öyle oluyor.
hemen ardından da içim felç olmuş gibi
hissediyorum. Birinin gelip beni bu korkunun içinden çekip çıkarması lazım.
Ama her zamanki gibi kimse gelmiyor. Kim gelecekti ki zaten? Birini bir felcin
içinden çekip almak insanlara yabancı bir jest.