İzzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ın meşîetine ve irâdesine bağlıdır. Demek, "Kesret-i tabakàtın en dağınık tasarrufâtına kadar, meşîet ve takdir-i İlâhiye iledir, tesâdüf karışamaz."
Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakîm, vicdânı marazsız, zevki selîm her adam, Kur'ân'ın beyânında güzel bir selâset, ra'nâ bir tenâsüb, hoş bir âhenk, yektâ bir fesâhat görür.
Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de; ölmüş kadınların sûretlerine veyâhut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine heves-perverâne bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.
Evet, bu dünyayı san'atlarıyla zînetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsân eden insanla konuşmaması muhâldir. Mâdemki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'ân'dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlikü'l-Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır! Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
Elhâsıl: Nasıl "Elhamdülillâh" gibi bir lafz-ı Kur'ânî okunduğu zaman, dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi aynı lafız, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir; aynen öyle de: Kur'ân'ın mânâları, dağ gibi akılları işbâ' ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle ta'lim eder, tatmin eder.