2008 yılının yaz akşamı gözünün önüne geldi, pencerenin önünde sokak lambasının altında oyunayan çocukları, pencereden seslenen Güzin Abla'yı dakikalarca seyretti. Gece konduların ışıkları yanmaya başlamıştı. Handan gözlerinden süzülen yaşları farketmeden karanlığın içerisinde oturdu. Yeni bir yaz akşamına girmişti. Hiç de yabancı değildi yaz akşamlarına. Bu seferki yaz ıssız bir sessizlik, alışılmamış bir yalnızlıktı. Ağzında mırıldanarak oturduğu yerden mutfağa geçti.Değişen neydi zamandan kalan? Yaşam,hayat,ben ben diyerek duraksadı, elindeki fincana kaynayan filtre kahveyi doldururken bir yandan da elindeki fincana bakarak yüzünü kahvenin yüzeyinde izledi. Ben diyerek elindeki fincanı masaya bıraktı. Tüm zamanların acısı bir anda bedeninde toplanmıştı. Yeni yeni saçlarına düşmüş üç beş beyaz saçın hesabını, Annesi, kardeşi, çocukluk arkadaşlarını düşünmeye başladı. Eline aldığı mürekkepli kalemle gelişigüzel yazdığı defterini çıkartı. Rastgele açtığı sayfanın sol üst tarafında Cahit Zarifoğlu'nun "Kırlarda çiçekler bensiz açacak" dizesine rastladı. Elindeki kalemi bırakarak soğuyan kahvesinden bir iki yudum daha aldı. Kahveyi ılık daha çok sevdiğini anımsadı. Dağınık saçlarını çıtçıtlı tokasıyla düzeltmeye çalıştı. Belki belki derdini anlatabilse bu gece tüm ihtiraslar bedeninde toplanmayacaktı. Masadaki telefon çalmaya başladı, saatte geç olmuştu artık arayan kardeşiydi. Telefonu açarken bir yandan da solmuş sesini ayarlamaya çalıştı.
-Alo
-Abla nasılsın?
-iyiyim kardeşim, sen nasılsın?
Hal hatır faslından sonra kardeşi aceleyle konuya girdi. Sesinde muhabbet havası vardı, üzgünlük yoktu.
- Hani çocukken her gün ekmek aldığımız bir amca vardı ya o amca bugün ölmüş.
Telefonu kapattıktan sonra boş fincana gözü kaydı. Ölüm uzak bir kelime değildi