“Çünkü en nihayetinde ortamın, mekanın, ışığın, duvarların hiç önemi yok. Gökyüzünün, yağmurun altında, yazın duru suyun içinde olmanın önemi yok. Trende ya da otomobilde, birbirinden kopuk, deniz anası sürüsü gibi yayılmış bulutlar arasındaki uçakta… Durağanlık da neymiş, daima ve yalnızca hareket halindeyim, varma, dönme ya da yoka çıkma beklentisindeyim. Ayağımın altında hep boşaltılacak bir bavul var, kucağımda bir çanta, içine tıkıştırılmış bir kitap, biraz para. Sonunda geçip gitmediğimiz bir yer var mı? Yönünü şaşırmış, kaybolmuş, uzaklaşmış, tutarsızlaşmış, yoldan çıkmış, altüst olmuş, yitmiş, yerini şaşırmış, toprağından sökülmüş, yabancılaşmış: Birbirine aşina sıfatlara kendimi aşina buluyorum. İşte meskenim, işte beni doğuran kelimeler.”