Hamza Altun

Hamza Altun
@Carlwonclausewitz
Kendime itiraflar
Aynaya baktım, gözlerimin ardında saklanan yabancıyı gördüm. Beni en iyi tanıyan, her zaafımı bilen ve en sert darbeyi vuran oydu. Kendi gölgeme yenilmişim, savaş meydanı içimdeymiş meğer. Kaçacak yerim yoktu, çünkü düşmanım benden bir adım öndeydi. Ve anladım… Kendimi affetmeden bu savaşı kazanamayacaktım.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Zaman : Varlığın gölgesindeki sonsuz yokluk
Zamanı bir nehir gibi görür; akıp giden, bazen sakin, bazen coşkun, ama hep bir yerden bir yere doğru ilerleyen bir şey. Oysa bu, yalnızca aklın yarattığı bir yanılsamadır. Zaman ne bir nehirdir ne de bir yol; o, ne başlar ne biter, ne de gerçekten “vardır”. Zaman, varlığın gölgesinde saklanan bir yokluktur .Dokunamadığımız, tutamadığımız, yalnızca hissettiğimizde bile tam olarak kavrayamadığımız bir boşluk. Bizi çevreler, içimize işler, her nefeste bizimle dans eder; ama elimizi uzattığımızda, avuçlarımızda yalnızca kendi tenimizin sıcaklığı kalır. Zamanın hakikati, onun yokluğunda gizlidir. Onu saatlerle zincire vurur, takvimlerle sınırlar, “dün” ve “yarın” diyerek parçalara böleriz. Ama bu çaba, kumdan kaleler yapmaya benzer; ne kadar uğraşırsak uğraşalım, dalgalar gelip her şeyi siler. Çünkü zaman, insanın ona hükmedebileceği bir şey değildir; aksine, insan zamanın içinde bir gölgedir. Kendi varlığını onun akışında bulmaya çalışan, ama buldukça kaybolan bir gölge. İnsan, zamanı harcamakta tuhaf bir cömertlik sergiler. Günlerini bir hazine gibi değil, bir yük gibi taşır; saatlerini savurganca dağıtır, yıllarını “bir gün” diyerek erteler. Bir dostun gülüşünü duymayı, bir sevda sözcüğünü söylemeyi, bir hayalin peşinden koşmayı hep sonraya bırakır. Zannedersin ki zaman, ona sonsuz bir armağan gibi sunulmuştur. Oysaki bir o kadar acımasızdır : zaman
Tanrı’ya Mektup Ey Varlığın Sessiz Fısıltısı, Ey Yokluğun Sonsuz Derinliği, Sana yazıyorum, çünkü içimde adını koyamadığım bir boşluk var. Ne başlangıcını biliyorum ne sonunu. Sanki kendi içimde kaybolmuş, varlık ile hiçlik arasında sıkışmış bir yolcuyum. Gökyüzüne baktığımda, yıldızların arasında seni arıyorum. Bir çocuk kahkahasında, rüzgârın serin dokunuşunda, gözyaşlarımın tuzunda seni hissetmeye çalışıyorum. Ama sen neredesin, Tanrım? Beni duyuyor musun, yoksa bu mektup yalnızca kendi yankımdan mı ibaret? Bilmiyorum. Sana sesleniyorum, ama kelimelerim içimde çırpınıyor. Seni görmek istiyorum, ama gözlerim sana yetmiyor. Seni anlamak istiyorum, ama aklım sana varmıyor. Her şeyi kuşatan bir ışık mısın, yoksa sonsuz bir karanlık mı? Bir şefkat misin, yoksa insanın kendi yalnızlığına yazgılı olduğu bir suskunluk mu? Bilemiyorum. Dünya gözlerimin önünde bir bilmece gibi açılıyor; çiçekler soluyor, insanlar gülüyor, ardından ağlıyor, sonra yine gülüyor. Tüm bunların içinde ben, titrek bir alev gibi, kendi varoluşumu sorguluyorum. Eğer her şey senin elindeyse, neden kalbim bu kadar ağır? Eğer her şey bana bırakıldıysa, neden yönümü bulamıyorum? İçimde bir savaş var, Tanrım. Bir yanım sana sarılmak istiyor, diğer yanım senden kaçmak. Sana isyan ediyorum, çünkü bazen dünya çok acımasız, bazen anlamsız. Ama sonra bir an geliyor—bir kuşun kanat çırpışında, bir insanın gözlerindeki ışıkta, bir çocuğun umursamaz gülüşünde—senin nefesini hissediyorum. O zaman anlıyorum ki belki de sen hep buradaydın, ama ben seni göremeyecek kadar kördüm. Ya da belki, sen benim içimde bir yerlerde, cevabını bilmediğim soruların ta kendisisin. Ey Uzak ve Ey Yakın Olan, Beni duy ya da duyma. Beni anla ya da anlam verme. Ama bırak, bu arayış bende kalsın. Çünkü belki de sen, tam da şu
Hiçlik de yankılanan sorular: Varlığın kıyısında
Eğer harfler yoklukta eriyip gitmişse, kelimeler nasıl bir gölge gibi varlık bulabilir? Rakamlar, sayısal bir boşlukta kaybolmuşsa, sayılar hangi sessizliğin içinde anlam kazanır? Ya biz, bu kosmosun uçsuz bucaksız karanlığına bir anlam fırçasıyla renk mi katıyoruz? Peki, eğer bu anlam dediğimiz şey, yalnızca zihnimizin ördüğü bir yanılsama ağıysa, gerçeklik kime aittir? Zaman… O, gerçekten var olan bir akış mı, yoksa bizim ona taktığımız bir zincir, bir isimle bağladığımız bir hayalet mi? Olayların birbirine eklenmesinden doğan bu algı, bir illüzyonun perdesi olabilir mi? Geçmişi hatırlamasaydık, o anılar bir hiçlikte dağılır mıydı? Geleceği hayal edemeseydik, o ufukta beliren umutlar var olabilir miydi? Öyleyse, şu an dediğimiz bu anlık parıltı nedir? Bir varoluşun keskin nefesi mi, yoksa sonsuz bir döngünün sessiz çarkı mı? Ve biz… Biz gerçekten var mıyız, yoksa atomların rastgele bir dansında bir anlık figüranlar mıyız? Bilinçli olduğumu hissettiğim için mi varım, yoksa bu, beynimin bana sunduğu bir ayna oyunu mu? Bilinç, biyolojinin derinliklerinde sıkışmış bir yanılgı, bir hata izi olabilir mi? Eğer beynim sustuğunda ben de yokluğa karışırsam, bu, benim hiç var olmadığımın kanıtı mıdır? Yoksa varlığım, bu soruyu sorabildiğim o tek anla mı sınırlıdır? Bilginin sınırı nerede biter? Her şeyi öğrendikçe, bilginin ağırlığı altında cehaletimizin uçurumuna mı düşeriz? Kökenlere indikçe, her şeyin bir hiçlikte eridiğini fark ettiğimizde, bilgeliğin ta kendisi bu boşluk mudur? Eğer her şey sonsuz olasılıkların titresimlerinden ibaretse, bir doğru arayışı, bir yanılsamanın peşinden koşmak değil midir? Lucy’nin vizyonunda olduğu gibi, bilginin nihai zirvesine ulaştığımızda ne oluruz? Her şeyi bildiğimizde, her şey bir hiçlikte mi erir, yoksa varoluşun anlamı bu sonsuzlukta
Bilirsiniz bilgi, domatesin bir meyve olduğunu bilmektir. Bilgelik ise onu bir meyve salatasına koymamak gerektiğini bilmektir.