Tanrı’ya Mektup
Ey Varlığın Sessiz Fısıltısı, Ey Yokluğun Sonsuz Derinliği,
Sana yazıyorum, çünkü içimde adını koyamadığım bir boşluk var. Ne başlangıcını biliyorum ne sonunu. Sanki kendi içimde kaybolmuş, varlık ile hiçlik arasında sıkışmış bir yolcuyum. Gökyüzüne baktığımda, yıldızların arasında seni arıyorum. Bir çocuk kahkahasında, rüzgârın serin dokunuşunda, gözyaşlarımın tuzunda seni hissetmeye çalışıyorum. Ama sen neredesin, Tanrım? Beni duyuyor musun, yoksa bu mektup yalnızca kendi yankımdan mı ibaret?
Bilmiyorum.
Sana sesleniyorum, ama kelimelerim içimde çırpınıyor. Seni görmek istiyorum, ama gözlerim sana yetmiyor. Seni anlamak istiyorum, ama aklım sana varmıyor. Her şeyi kuşatan bir ışık mısın, yoksa sonsuz bir karanlık mı? Bir şefkat misin, yoksa insanın kendi yalnızlığına yazgılı olduğu bir suskunluk mu? Bilemiyorum. Dünya gözlerimin önünde bir bilmece gibi açılıyor; çiçekler soluyor, insanlar gülüyor, ardından ağlıyor, sonra yine gülüyor. Tüm bunların içinde ben, titrek bir alev gibi, kendi varoluşumu sorguluyorum.
Eğer her şey senin elindeyse, neden kalbim bu kadar ağır? Eğer her şey bana bırakıldıysa, neden yönümü bulamıyorum? İçimde bir savaş var, Tanrım. Bir yanım sana sarılmak istiyor, diğer yanım senden kaçmak. Sana isyan ediyorum, çünkü bazen dünya çok acımasız, bazen anlamsız. Ama sonra bir an geliyor—bir kuşun kanat çırpışında, bir insanın gözlerindeki ışıkta, bir çocuğun umursamaz gülüşünde—senin nefesini hissediyorum. O zaman anlıyorum ki belki de sen hep buradaydın, ama ben seni göremeyecek kadar kördüm. Ya da belki, sen benim içimde bir yerlerde, cevabını bilmediğim soruların ta kendisisin.
Ey Uzak ve Ey Yakın Olan,
Beni duy ya da duyma.
Beni anla ya da anlam verme.
Ama bırak, bu arayış bende kalsın.
Çünkü belki de sen, tam da şu