Hüznümde ben, birlikte yürüdüğümüzde, insanlar bizi sevecen bakışlarla izler, gönül alıcı bir tatlılıkla mırıldanırlardı. Ama bize kıskançlıkla bakanlar da vardı, çünkü Hüzün asildi, ben de Hüzün’le gurur duyuyordum. Ancak, her canlı varlık gibi Hüznüm de öldü; ben de, tek başıma, derin düşüncelere daldım. Ve şimdi, konuştuğumda, sözcüklerim ağır geliyor kulaklarıma. Ve şarkı söylediğimde, komşularım beni dinlemeye gelmiyorlar artık. Ve sokaklarda yürüdüğümde, kimse bana bakmıyor. Ancak uykumda, merhametle konuşan sesler duyuyorum: “Bakın! Orada Hüznü’nü yitiren adam uyuyor.”
Ruhum ve ben, yıkanmak için büyük denize gittik. Kıyıya vardığımızda, gizli ve ıssız bir yer aramaya koyulduk. Ama yürürken, kül renginde bir kayanın üstüne oturmuş bir adam gördük. Torbasından bir tutam tuz alıyor ve denize atıyordu. “Bu karamsar biri,” dedi ruhum, “gidelim buradan. Burada yıkanamayız.” Denizin küçük bir girinti yaptığı yere varıncaya kadar yürüdük. Orada, beyaz bir kayanın üstüne oturmuş, elindeki işlenmiş bir mücevher kutusundan denize şeker atan bir adam gördük. “Bu iyimserdir,” dedi bana ruhum, “bizim çıplak vücudumuza bakmamalı.” Daha uzağa gittik...