Ama duygusal olgunluğun en önemli dönüm noktalarından birisi, çoğul gerçeğin geçerliliğini fark etmek ve insanların farklı
düşünüp, farklı hissedip, farklı tepki verdiklerini anlamaktır. Çoğunlukla, “yakınlık”,
“aynılık” anlamına gelirmiş gibi davranırız. Özellikle de evli çiftler ve aile üyeleri, herkesin kabul etmesi gereken tek bir “gerçek”
varmış gibi davranırlar.
Önce bu soruları sorgulayalım. Öfke haklı ya da haksız, anlamlı ya da yararsız değildir. Öfke sadece vardır. “Öfkemde haklı mıyım?” diye
sormak, “Susamaya hakkım var mı ki? Ne de olsa daha beş dakika önce su içtim; demek ki susamaya hakkım yok. Zaten şu anda su
içemeyeceksem, susamamın ne anlamı var?” demeye benzer.
Öfke, hissettiğimiz bir şeydir. Her zaman bir nedeni vardır ve ilgi görmeyi hak eder. Hepimizin, her şeyi hissetmeye hakkı vardır ve öfke de buna istisna değildir.
Öfkemizi dolaysız olarak ifade etmek bizi hanımefendilikten, kadınlıktan, annelikten, cinsel çekicilikten uzaklaştırır, hatta “cırtlak”laştırır. Dilimiz bile bu tür kadınları cadı, şirret, acuze, dırdırcı, erkek düşmanı ve iğdiş
edici diye niteleyerek lanetler. Onlar sevemez ve sevilemezler. Kadınlıktan yoksundurlar. Kimse onlar gibi olmak istemez. Erkeklerin
yaratıp sistemleştirdiği dilimizin, kadınlara duydukları öfkeyi açığa vuran
erkekleri tanımlamakta kullanılan tek bir yerici sözcük bile içermemesi ilginç bir nokta.
“Piç” ya da “orospu çocuğu” gibi sözcükler bile erkekleri lanetlemektense, suçu bir kadının üstüne atıyor: anneye.