Bazı kitaplar vardır, sizi sadece değiştirmez; sizi kendinize yaklaştırır.
İşte Öfke Dansı, öfkeyle aramıza kurduğumuz mesafeyi adım adım kapatıyor. Kadın olmanın, ilişkiler içinde var olmanın ve tüm bunlar arasında öfkeyle baş etmenin aslında ne kadar derin bir mesele olduğunu fark ettiriyor.
Psikoterapist olan yazar, terapi odasından gerçek örneklerle bizleri bir bir tanıştırıyor. Her hikâye tanıdık, her duygu çok içten.
Anne, eş, kız evlat, çalışan ya da sadece "kendisi" olmaya çalışan bir kadınsanız bu kitapta kendinizden izler bulmamanız mümkün değil.
Ama yalnızca kadınlara değil, kadınları anlamak isteyen erkeklere de güçlü ipuçları sunuyor. Zira bir kadının öfkesini anlamak, onun hayatına, sınırlarına ve duygularına saygı duymanın da bir yoludur.
Harriet Lerner, “öfke”yi bir problem değil, bir sinyal, bir alarm olarak görüyor. Yani bastırılacak, patlatılacak ya da görmezden gelinecek bir şey değil; üzerinde düşünülmesi ve dönüştürülmesi gereken bir mesaj.
Ve bunu öyle sade bir dille, öyle içten bir anlatımla yapıyor ki… Okurken hem düşündüm, hem de geçmişteki sessiz öfkelerime bir bir döndüm.
Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri de üçgen ilişkiler: anne-baba-çocuk, kardeşler arası bağlar, evli çiftler, arkadaşlıklar…
Öfkemizi doğrudan muhatabına değil de üçüncü kişiye aktardığımızda nasıl derin yaralar oluşabileceğini çok net anlatıyor. Sanki yıllardır içimizde konuşmaktan çekindiğimiz konuları, bizim yerimize dile getiriyor.
Ve evet, bu kitap sadece öfke hakkında değil.
Kadınlık mirasımızla, ilişkilerimizle, kişisel sınırlarımızla, değişimimizle de ilgili.
Feminist bir duruşu var ama bu duruş öğretici ya da tepeden bakan değil; empatiye açık, içten ve kapsayıcı.
Ben çok faydalandım.
Hatta öyle ki, kitabın son cümlesini defterimin kapağına yazdım:
“Bize