“Seni anlatabilmek seni – iyi çocuklara, kahramanlara…”
Ahmed Arif’in dizeleriyle başlamak istedim bu kitaba; çünkü başka türlü bir giriş eksik kalırdı. Leylim Leylim, yalnızca mektuplardan oluşan bir kitap değil; insanın içine işleyen, zaman zaman rahatsız eden, zaman zaman hayran bırakan bir sevdanın kaydı gibi.
Bu kitapta Leyla Erbil’e yazılmış satırları okurken şunu fark ettim: Bu, karşılık bulmuş bir aşkın değil; ısrarla, inatla, neredeyse kendini tüketerek sürdürülen bir bağlılığın hikâyesi. Her mektupta aynı yoğunluk, aynı içtenlik, aynı vazgeçmeyiş… Bir süre sonra insan ister istemez soruyor: Bu bir sevgi mi, yoksa sevginin sınırlarını aşan bir adanmışlık mı?
Okurken beni en çok etkileyen şey, duyguların süslenmeden, olduğu gibi aktarılmasıydı. Bazen kırılgan, bazen öfkeli, bazen de neredeyse yakarışa dönüşen bir dil… Ama her hâlinde sahici. Sanki bir edebî metin değil de, bir insanın kalbine doğrudan temas ediyorsunuz.
Şunu da düşündüm sık sık: Eğer Leyla Erbil’in mektupları da elimizde olsaydı, bu hikâyeyi nasıl okurduk? Belki dengeler değişirdi, belki de bu kadar tek taraflı bir yoğunluk hissetmezdik. Ama mevcut haliyle kitap, tek bir sesin yankısı olarak kalıyor ve o yankı da oldukça güçlü.
Bazı yerlerde kullanılan dilin sertliği ya da argo ifadeler dikkat çekiyor; fakat bunu yazarın yaşadığı dönemin koşullarıyla ve hayatındaki zorluklarla birlikte düşününce, metnin doğallığını bozmak yerine tamamladığını hissettim. Çünkü bu mektuplar “yazılmak için yazılmış” değil, gerçekten hissedildiği için yazılmış.
Kitap ilerledikçe başka bir soru daha takıldı aklıma: Bu sevdayı bu kadar büyüten şey, karşılıksız olması mıydı? İnsan elde edemediği şeyi mi daha çok yüceltir? Yoksa gerçekten böylesine derin, karşılık beklemeyen bir sevgi mümkün mü? Net bir cevabım