Kitabın ilk yarısı, cinsellik hakkında geçerli ve "doğru" kabul edilen görüşlere karşıt iddialar ve kanıtlar üzerinde duruyor ki bu bölüm kitabın akıcılığını azaltıyor. Diğer yarısı ise "vay be, asırlardır doğru bildiklerimiz, bir zamanlar doğru değilmiş" dedirtecek seviyede sağlam bir temele sahip. Bugün bile dünyanın farklı yerlerindeki bazı seyrek noktalarda (adları belirtiliyor) cinselliğin çok eşli/matriyarkal yapıda yaşandığını haber veriyor. İnsanlığın, tarihin bir döneminde (tarım devrimi öncesi, avcı toplayıcı dönemlerde) çok erkekli/çok kadınlı cinsel hayatı deneyimlediğini, bunun "o zamanın doğrusu olduğunu" iddia ediyor ve bunun evrimsel ve toplumsal kanıtlarını sunuyor... Evli erkeklerin neden, tutku kaybolduktan sonra, sadakatsizlik gösterdiğini açıklıyor. Aynı zamanda kadının eski çağlarda neden çok erkekli cinsellik yaşadığını açıklıyor. Tarım devrimi sonrasında eski doğruların yanlış hale geldiğini iddia ediyor (öyle zayıf bir temelde değil bu)...
Bugünün toplumuna; açık ilişki formülünün çare olup olmadığının, kişilerin, toplumun "zamanla değişen" doğrularına göre değil, kendi kararlarına göre kabul edilebileceğini fısıldıyor. Uzun ve tatmin edici evliliklerin bu sayede olabileceği ve erkeğin hayat enerjisini yüksek tutmanın, dolayısıyla erkek sağlığının korunması için formülün bu olabileceği belirtiliyor. Noldu salsıldınız mı?
Yazar bunu kabul ediyor, diyor ki, "hoş gelmiyor evet, ama biyolojik gerçek bu", "siz erkeği tatmin etmekte başarısız olduğunuz için sadakatsizlik deneyimlemediniz; biyolojik olması gereken bu olduğu için bununla yüzleştiniz" diyor. Aldatmak kavramını kullanmayı değiştirip buna "sadakatsizlik ruhsatı" denilebilirse, bu gerçeğe uygun olabilir. Günün sonunda eşiniz, hayatın zorluklarına karşı savaşırken en yakın arkadaşınız,
Anlatış tarzı akademik olmamakla birlikte ve anlatılan bazı konular tartışmalı olsa da, ciddiye alınması gereken bir kaynak.
Kitaptan;
Anadolu’daki Alevilik; büyük bir milletin kendi kimliğini korumak ve geleceğe aktarmak için verdiği ideolojik ve kültürel mücadelenin yarattığı bir model oldu. Osmanlı tarihinin yeniden ve doğru olarak yorumlanması sonucunda; devlet tarafından hedef alınan kitlelerin Türkler olduğu görülecektir. Türkleri de temsil eden Aleviler; eski deyişle Kızılbaş Türkmenler oldular.
Bu yüzden de İstanbul yönetimi ve onun çarkını çevirenler; Türk’ün katledilmesi yolunda görüş bildirdiler. Önceden de aktardığımız üzere, daha 1492’de; Topkapı Sarayı’nda genel sekreter olan Hafız Hamdi Çelebi (Kadimi) şöyle diyordu: “Ey Kadimi; Türk’e hiç olma yakın / Sözleri inciden bile güzel olsa / Sakın olma Türk’e yakın, asla / Başını kes, kanını dök hiç üzülme / Baban bile olsa Türk’ü öldür.”
Şeyhülislamlar da Allah adına karar verip, “Kızılbaş öldüren cennete gider!” diyerek katliama yol verdiler. Yetmedi; “Kızılbaşlar, mumsöndü yaparlar; kestikleri yenmez!” biçiminde iftiralar uyduruldu. Türk milletinin geleneğini-göreneğini, dilini, sanatını, yaşam tarzını yaşatan kitleler “yasadışı, kötü, haksız, pis, sapkın” ilan edildiler. Türk adı altında Kızılbaşlar (Aleviler); Kızılbaş adı altında Türkler; yok edilmesi gereken yığınlar olarak damgalandılar.Onlar; bunca baskıya kırımlara karşın kimliklerinden dönmediler. Ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan “kültür”ü geçmişten bugünlere getirdiler.Bu yüzden; hem dayanışmacı, eşitlikçi, halkçı yapılarıyla sosyalist oldular; hem de millî kimliğin en saf ve en kararlı taşıyıcıları olarak gerçek milliyetçi oldular.
İslam’ı da şekle göre değil; doğuş özüne uygun olarak yaşadıkları için de kendilerini mümin saydılar.
Türk AleviliğiRıza Zelyut · Kripto Basım Yayın · 200966 okunma
Bir miktar zorlama ve kusursuzluk dili ile yazılmış, yeterli detaylandırma yok. Genel bir motive verici, yönlendirici içeriğe sahip. Çok derin gelmedi bana.
UstalıkRobert Greene · Altın Kitaplar · 2015933 okunma