Aslında bu kitap hakkındaki yorumum ilk başlarda - yani kitabın ilk 200, 250 sayfasında falan - pek de iyi sayılmazdı. Sonradan konu ve kadın karakterler ilk başta görünen sığ çerçeveden dışarı taşmaya başladığında okunası bir hal aldı diyebilirim.
Jojo Moyes'i ve neredeyse her kitabında kurguladığı güçlü kadın karakterleri çok seviyorum. Bundan dolayı henüz okumadığım bu kitabını gördüğümde sorgusuz sualsiz almıştım.
İlk başlarda beni irite eden şeyin şekilcilik olduğunu söylemem gerekir. Bir kadının kendine olan güvenini yahut etrafında bıraktığı etkiyi bir çift pahalı ayakkabıya bağlamak oldukça itici geldi açıkçası.
Ha diyeceksiniz ki gerçekler acıdır dünya böyle, "presentable" isen işi kaparsın ya da bulunduğun yerde yükselirsin plaza hayatı böyledir dostum sen hala yel değirmenlerine karşı mı savaşıyorsun???
Sizi dinlerim, belki biraz anlarım ama kabul etmem mümkün değil...
ilk 200 sayfa bunun çevresinde döndüğü için kitabı sinirden bırakmak ve bırakmamak arasında hep gittim geldim. Ama işi yarım bırakma huyum olmadığı için okumaya devam ettim iyi ki de etmişim çünkü Jojo Moyes yine kendinden beklenleni fazlasıyla vermiş ikinci perdede.
Aslında arka kapakta da yazdığı üzere tesadüfen yolları kesişen ve birbirlerinden siyah ile beyaz kadar farklı görünen kadınların esasında ne kadar çok ortak noktaları olduğunu, yeri geldiğinde birbirlerinin omzunda ağlayıp, kendi ailesini kaybetmek pahasına birbirlerine nasıl yardım ettiklerini anlatan güzel bir hikayeye tanıklık ediyoruz.
Aslında mesele kadın dayanışması, yaşasın feminizm, erkeklere ölüm falan değil. İnsan olmanın, iyi bir insan olmanın, başkalarının hayatına dokunabilmenin, hata yaptıysan özür dileyebilmenin, hayatta uğruna savaşacak bir şeylerin olmasının öneminin, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen