Funda çiftçi

"Ülkeler kılıçla fethedildi, lâkin Medîne Kur'an'la fethedildi." buyurarak, ifade etmiştir. (Bezzar, Müsned, no: 1180; Rudânî, no: 3774)
Kur'ân-ı Kerîm, insanları "nür ve zulmet" ihtilaçlan karşısında irşad etmekte ve zul metten sakındırarak nûra sevk etmektedir. Allah'ın sıfatlarının tekvînî tecellisi ile fiili kainat vücûda geldiği gibi, kelâmî bir tecelli zemininde de Kur'ân-ı Kerim ortaya çıkmıştır. Buna göre kâinat, mûcizevi Kur'ân-ı Kerim'in bir nevi mufassal tefsiri demektir. Yani Kur'ân-ı Kerîm, kelimeli bir cihan; kâinat ise kelimesiz bir Kur'ân'dır.
Kur'ân-ı Kerîm, insanı doğruya, güzel ahlâka, kulluk idrakine, ilahi saadete davet eden öğütler, emirler ve nehiyler mecmuasıdır. Yine Kur'ân-ı Kerim, kâinattaki güzelliklere, zerâfet ve kudret akışlarına dikkat çekerek mü'minin iç dünyasında îmân heyecanı uyandırır. Kulu bu ilahi nizam karşısında hisli bir yürekle ürpertir. Allah -celle celâlühû- ve peygambere muhabbet iklimine götürür.
Allah'ı tanımak; ulvi bir saâdet vesilesidir. Cihan, bu saâdet lutufları ile açılmıştır. Mârifetullah, yani Cenâb-ı Hakk'ı kalbde tanıyabilmek, ancak ilâhî muhabbetle mümkündür. İnsanın gerçek saâdeti de; mârifetullah ve ilâhî muhabbet neş'elerinde tezahür eder.
Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde şöyle buyurur: “Ey insan, dünyadan birbirine zıt iki ses gelir. Acaba senin gönül kulağın hangisini almaya kâbiliyetli? O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların, diğeri ise aldananların hâlidir. Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile! Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı âdeta kör ve sağır kesilir.”