Halbuki hayat ne iyidir ne kötü, sadece olduğu gibidir, daha önce de söylediğim gibi, olaylar tek başına anlamsızdır, onları olumlu ya da olumsuz hale getiren bizlerizdir.
İslam düşünce geleneğinde kalbe epistemik/kognitif bir rol verilmiştir. Modern rasyonalist düşünce kalbi, duygusal bir meleke olarak konumlandırır ve doğru ve sağlam bilginin bir kaynağı olarak görmez. Bu tanıma göre akıl ve mantığın açık seçik ve soğuk hükümleri karşısında kalp, duygusallığı ve kısmen de akıl dışılığı ifade eder. Oysa insanın varoluşsal bütünlüğü içinde kalp, akıl ve mantığın karşıtı değil, onların tamamlayıcısıdır. Ne akıl kalbin, ne de kalp aklın alternatifidir. Varlık ve idrak serüvenimizde ikisinin de merkezi bir yeri vardır. Ne kalpten mahrum bir akıl ne de akıldan yoksun bir kalp bizi sahih bir varlık tasavvuruna ve ben idrakine götürebilir. Aklı olgulara, kalbi duygulara indirgemek, insanın varoluşsal ve bilişsel bütünlüğünü parçalamaktır.
İnsanın özgürlük ve sorumluluk alanı, payına düşen şey ile ne yapacağına göre şekillenir. Vehbi olanla kesbi olan, yani insana verilenle insanın kendi eliyle kazandığı şey arasındaki ilişki, payımıza düşenin neye dönüşeceğini de belirler. Kurtuluşa ermek yahut kaybedenlerden olmak, bu ikisiyle ne yaptığımıza bağlıdır.