youtu.be/4du4Z0j58ZU
Müfessir Hüseyin Kâşifi şöyle der:
"Tefekkür eden insanlar, her şeye kâdir ve her şeyi bilen Allah Teala'nın zayıf bir bal arısını nice hikmetlerle yarattığını bilir.
Arı, boyun eğer ve istikâmetten ayrılmaz.
Kendisine emanet edilen acı ve tatlı meyveyi yer, geriye tatlı bal verir.
Öyle bir vera ve takva sahibidir ki pak ve saf olandan başkasını yemez.
Öyle itaatkardır ki asla Hakk'ın fermanından çıkmaz.
Öyle mekan tutmuştur ki nice fersah uzaklıktaki yerlere gider de kendi vatanına geri döner.
O kadar temizdir ki pisliklerin üzerine konmaz ve onları yemez.
Öyle bir sanat sahibidir ki, âlemin cümle mimar ve mühendisleri toplansa onun yaptığı işi yapamazlar.
İşte böylece, onların yaptığı balda, zahirdeki hastalıklara şifa olduğu gibi hallerini tefekkürde de batini hastalık olan cehâlete şifâ vardır.
Allah Rasulü de şöyle buyurmuştur:
" Mü'min, bal arısına benzer. Temiz olan şeyleri yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve konduğu yeri ne kırar ne de incitir."
Ne acayiptir ki insan, son derece şaşaalı ve müzeyyen bir saray görse ona hayran kalır. Onu hatırından çıkaramaz, hayatı boyunca onun güzelliğini anlatıp durur.
Ancak ilahi bir sanat harikası olan şu muazzam kainatı sürekli görüp durduğu halde onun inceliklerini layıkıyla düşünmez ve ondan yeterince bahsetmez.
Normal bir şeymiş gibi üzerinde durmayıp geçer gider. Tıpkı üzerinden akıp giden bahar yağmurlarından hiçbir nasibi olmayan kayalıklar gibi... Halbuki hayran olduğu o fani saray, şu muazzam kainatın en küçük cisimlerinden biri olan
Dünya'nın küçücük bir zerresidir...
"Akıl sahibinin belli saatleri olmalıdır: Vaktinin bir kısmını Rabbine dua ve münacata, bir kısmını Yüce Allah'ın sanat ve kudretini tefekküre, bir kısmını geçmişte işlediklerini muhasebe etmeye ve gelecekte yapacaklarını planlamaya, bir kısmını da helalinden maişetini kazanmaya ayırmalıdır."