Uzaklardan gelip bir dağın eteklerine ulaştığımızda, onu görmekle kalmaz, bedenimizde, kaslarımızda, tenimizde duyumsarız. Görmek hissetmenin sadece başlangıcıdır.
Bu görüntüden başı dönen hacı hem muzafferdir hem de mağlup. Görkemli manzaralar, onu yürüyerek fetheden kişiyi hem yere serer hem de muzafferane bir güçle doldurur. Bir yandan zafer çığlığı atmak, bir yandan yere kapanıp ağlamak ister. Bakışlarıyla hükmettiği dağın görüntüsü onu ezip geçer. Yürüyeni sarsan bu kararsızlık hali, birbiriyle çelişen bu hislerden ileri gelir.
Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halinde ki kadim yaşamdır. İşte biz, ayağı üstünde hareket eden, büyük ağaçlar arasındaki katıksız güç ve haykırıştan ibaret bir hayvanız.