Ve benim durumum doğduğum günkü kadar kötü ve hüzünlüydü. Tek fark, istediğim sıklıkta olmasa bile arada sırada içki içebilmekti.
İnsanın kendini sonsuzadek sersem ve yararsız hissetmesini engelleyen tek şeydi içki. Onun dışındaki her şey insanı sürekli gagalayıp deliyordu. Ve hiçbir şey ilginç değildi. İnsanlar kısıtlayıcı ve tedbirliydiler, aynıydı hepsi. Ve bu g.tlerle ömrümün sonuna dek yaşamak zorundaydım. Tanrım, hepsinin k.ç delikleri, seks organları, ağızları ve koltuk altları vardı. Sıçıyor ve konuşuyorlardı ve at boku kadar can sıkıcıydılar. Kızlar uzaktan iyi görünüyor, güneş elbiselerinde ve saçlarında parlıyordu. Ama yakınlaşıp ağızlarından akan beyinlerini dinleyince silahlanıp yeraltına gizlenmek istiyordum. Mutlu olmayı asla beceremeyecek, asla evlenemeyecek, çocuk sahibi olamayacaktım.
Allah kahretsin, bulaşıkçı bile olamıyordum.
Önümde uzanan yolu görebiliyordum. Yoksuldum ve yoksul kalacak tım. Para değildi özellikle istediğim. Bilmiyordum ne istediğimi. Hayır, biliyordum. Saklanabileceğim, saklanıp hiçbir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yer istiyordum. Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor, hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile kurumunun kafesine girmek. Her sabah aynı işe gidip akşam dönmek. Olanaksızdı. Aile pikniklerine katılmak, Noel, 4 Temmuz, İşçi Bayramı, anneler günü... Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.