Koşan adam yürüyen adamı geçerdi. Yürüyen adam da yerinde sayan adamı… Yerinde sayan adam da geriye doğru yürüyeni geçer, geriye doğru yürüyen de geriye doğru koşanı… O zaman en önde olmak için illa da koşmak gerekmiyordu. Belli ki yıllardır büyük adam olduğuna inandığımız insanlar sadece normal olanı yapmışlar; fakat herkes geriye doğru yürüdüğü için onlar en önce olmuşlar. O hâlde iki kolunu iki yanına uzatıp korkuluk gibi beklemek, başkalarının başarılarıyla övünmek enayilikti. Koşacaktın ve en öne geçecektin. Koşman için sadece o sihirli cümleye inanmaya ihtiyacın vardı: ‘Ben Mükemmelim.’ Hepsi bu.
Sevdiği kitaplarını oraya, yorganın içinde bir kenara toplar, sonra onlarla beraber, tıpkı oyuncağı ile beraber yatan ve onu kucaklamak için zaman zaman tatlı uykusundan uyanan bir çocuk gibi, onlarla koyun koyuna yatardı.
Ah , eski İstanbul! İçten içe kaynaşan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla , kin ve sevgileriyle , birdenbire coşan nefretleriyle , kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmağa , parçalanmaya hazır ocaklarıyla , tekkeleriyle , esnafıyla, o kadar parça parça , dağınık göründüğü halde istediği gün sokakta, çarşıda , meydanda birdenbire birleşen acayip ve korkunç bir mahluk gibi halka halka büyüyen , genişleyen , okyanuslar gibi homurdanan , önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan , devirip alt üst eden , kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir...