Şehrin gürültüsünden uzak, yüksek tavanlı ve her köşesi zenginlik kokan o evin koridorlarında yankılanan tek şey, küçük bir kızın heyecanlı ayak sesleriydi. Okulun resim dersinde öğretmeni 'Sizin için en değerli olanı çizin' dediğinde, o evdeki antika eşyaları ya da parıldayan avizeleri değil; kalbindeki o iki dev ismin silüetini seçmişti.
Pahalı deri koltuğunda iş evraklarını inceleyen babası ve pencerenin önünde zarafetle kahvesini yudumlayan annesi, kapının hızla açılmasıyla başlarını kaldırdılar. Küçük kız, özel şoförlü arabasından indiği andan beri elinde sımsıkı tuttuğu, kenarları hafifçe kıvrılmış o kağıdı bir zafer bayrağı gibi havaya kaldırdı:
"Anne! Baba! Bakın, ben ne yaptım."
Babası o ciddi iş dünyasından sıyrılıp neşeyle kızını kucaklarken, annesi o pastel boyalı parmakların kendi ipek elbisesine dokunmasını hiç umursamadan onlara sarıldı. O an, odadaki tüm o paha biçilemez tablolar, bu küçük kağıdın yanında sönük kaldı. Ne servetlerin gücü ne de soyadlarının ağırlığı... O an sadece birbirine kenetlenmiş, lekesiz bir aile fotoğrafı vardı.