Mehmet Akif Ersoy… Geçmişe dönüp baktığımda, eğer onunla aynı dönemde yaşasaydım, dostluğunu kazanmak için çabalayacağım nadide insanlardan biri olurdu. Öylesine bir karakter bir daha gelmez. Benim gözümde, onunla birlikte yürümek, onun sessizliğini dinlemek bile yeterdi.
Safahat’ı okumak için geç kaldığımı düşünüyordum. Ama okumaya başladığımda fark ettim ki, lisede ya da üniversitede okusam belki bu kadar derinden etkilenmezdim. Akif’in yazdığı her mısra, başlı başına bir şiir gibi. Ne kendisinden önceki, ne de sonraki dizeye bağımlı. Her mısranın, her kelimenin ayrı bir ruhu, bir karakteri, bir hikâyesi var.
Özellikle Dördüncü ve Beşinci Safahat’ta bazı mısralara öyle takıldım ki, kaç kez okusam da aklımdan çıkmadı. Bazen sadece bir dizede kalakaldım. Kitap bitti belki ama zihnimde uzun bir süre daha bitmeyecek gibi.
Ve artık ben, ne zaman bir şiir okumak ya da dinlemek istesem, önce Safahat’a döneceğim. Önce onu okuyacağım, sonra diğer şiirleri onunla kıyaslayacağım. Çünkü artık ölçüm o.