Yalnız kalmanın o binbir şeklinden biri, şüphesiz en korkuncu olan "çirkinlik" beni ebedi bir ayrılığa mahkum ediyordu. Kendi derdim için "en korkuncu" dedim. Çünkü başkalarının şikayetini işitemediğimiz için kendi ıstırabımızı daima her ıstırabın fevkinde görürüz ki bu da ruhlar arasındaki "ebedi ayrılık"ın bir başka neticesidir.
-Siz yalnızlığın hakiki manasını bilmiyorsunuz... İnsan yalnızlığı hariçte değil kendi içinde aramalı.
Sözlerinin manasını kavrayamadığımı gördü. Bastonuyla kendi etrafına bir daire çizdi:
-Bakınız, dedi, bu çizgi bir timsaldir. Aramızda pek az mesafe var. Birbirimize bakıyoruz, ben söylüyorum, siz dinliyorsunuz... Fakat bu çizgi bizi ayırıyor... Siz bana en uzak yıldızlardan daha uzaksınız... İşte hakiki yalnızlık budur.
Ben Sara'nın ıslak yanaklarına parmağımla dokunmaya, gözlerinin içine bakmaya cesaret edebilir miydim? Hem bu nasıl mümkün olurdu? Ona elimi dokundurduğum dakikada bir rüya gibi silinip gitmez miydi?
Büyük bir maharetle kurulan pusuya düşmeme bıçak sırtı kalmıştı. Sevmek hakkından mahrum bir insan olduğumu unutacak hale gelmiştim. Evet belki ben de başka bir insan gibi aşktan bahse cesaret edecektim. Yüzüme bakarak gülmeye başladı. Sara Hanım bu arzusuna nail olamadı. Fakat ben o kahkahayı kafamın içinde işiterek ölüyorum.
Gözlerimi ondan ayırdığım vakit kalbimde bir an içinde doğmuş derin ve acı bir kanaatle:
-Sen artık öldün oğlum, dedim, onun gözlerinde büsbütün başka bir dünyaya baktın... Artık yaşayamazsın...