Hiçbir şey kendiliğinden ne o kadar üzücüdür, ne de zor. Bizim gevşekliğimiz güçsüzlüğümüzdür ona bu niteliği veren. Büyük ve yüksek şeyleri görebilmek için onlara göre bir ruhumuz olması gerekir, yoksa kendi çamurumuzu görürüz onlar da. Düz bir kürek suda eğri görünür. Önemli olan bir şeyin görülmesi değildir yalnız, nasıl görüldüğü ile önemlidir.
Dış varlığımız, tadını ve rengini iç varlığımızdan alır, nasıl ki giysilerimiz bizi kendi sıcaklıkları ile değil bizim sıcaklığımızla ısıtırlar: Onu koruyup beslemektir yalnız görevleri. Onları soğuk bir bedene giydirirseniz, soğukluğu korur ve beslerler: Kar ve buz öyle saklanır...
Ama biz düşüncenin doğruluğundan çok örneklerin gösterişi peşindeyiz; kanıtlarımızı kitapçı Vaskosan ya da Plantin dükkanından alıp kullanmak kendi köyümüzde gördüklerimizden çıkarmaktan daha üstün bir doğruluk sağlarmış gibi.
"İnsanların en çok korktukları rüzgarlar, saklı yerlerini açan rüzgarlardır." Alışkanlıklarımızı saklayan o saçma örtüleri sıyırıp atmak gerekir aslında.
Beyinleri midelerinden ve bacaklarından daha önce yıprananları çok gördüm dolayısıyla yasaların bize fazla iş gördürmesinden çok, işe çok geç başlatmasından yakınmaktayım. Bana öyle gelir ki, yaşamın dayanıksızlığı, her gün türlü olağan tehlikeler içinde bulunması göz önünde tutularak, başlangıç dönemine işsiz yaşamaya çıraklığa o kadar fazla yer verilmemeli.