Türkiye’de eğitim kurumlarının birer şiddet mahalli haline gelmesi, sadece teknik bir güvenlik zafiyeti değil, toplumsal dokunun ve gelecek tahayyülünün sistematik bir iflasıdır. Zihinlerin inşa edildiği birer kale olması gereken okulların, bireysel cinnetlerin ve denetimsiz öfkenin sergilendiği arenalara dönüşmesi, modernitenin ve pedagojik ideallerin ağır mağlubiyetidir. Şanlıurfa’dan Kahramanmaraş’a uzanan bu şiddet silsilesi, sokaktaki lümpenleşen dilin ve "güçlünün haklı olduğu" çarpık düzenin sınıf koridorlarına sızmış bir mikro-kozmosudur. Bir toplumda ateşli silaha erişim bu denli kolaylaşmışsa, can güvenliği artık bir lütuf, şiddet ise kaçınılmaz bir istatistik haline gelmiş demektir. Genç zihinlerin sorunlarını diyalog yerine namluyla çözmeye yeltenmesi, sistemin şiddeti zımnen bir sorun çözme aracı olarak legalize etmesinin trajik bir sonucudur. Rehberlik servislerini evrak doldurma ofislerine indirgeyen, sosyal dışlanma ve dijital radikalleşme gibi modern çağın vebalarını klişe öğütlerle geçiştiren anlayış, bu ruhsal çöküşün ortağıdır. Yaşanan her katliamı "münferit olay" retoriğiyle hafızadan silmeye çalışmak, yapısal çürümeyi beslemekten başka bir işe yaramaz. Eğer okullarımızı metal dedektörlerinden ziyade empati ve eleştirel düşünceyle tahkim edemiyorsak, verdiğimiz her diplomanın sadece "başarılı barbarlar" yetiştirdiğini acı bir dille itiraf etmek zorundayız. Güvenlik, kapıya polis dikmekle değil, zihinlerdeki şiddet tohumlarını daha filizlenmeden kurutacak entelektüel bir iklimi yeniden inşa etmekle mümkündür. Aksi takdirde, kaybedilen her genç can, sadece bir asayiş vakası değil, çökmekte olan bir medeniyetin tescilli belgesi olarak tarihe geçecektir.
Radikal bir tavır ile ne yapmalı???
"Ebeveyn Sorumluluğu ve Adli Rücu" sistemi mutlaka hayata