1974 Kıbrıs yaz mevsimi, toplu ölen baykuşlar ve gövdesi yanan incir ağacının Kıbrıs’tan Londra’ya
yolculuğu
Kayıp Ağaçlar Adası, sadece bir aşk hikâyesi değil; bir coğrafyanın hafızası, suskunlukların dili ve geçmişin bugüne bıraktığı izler gibi geldi bana. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, anlatılanların sadece karakterlere ait olmadığıydı. Sanki o acılar, o ayrılıklar ve o yarım kalmışlık hepimizin içinde bir yerde vardı.
1974 Kıbrıs yazı kitapta sadece bir zaman dilimi değil, bir kırılma noktası. İnsanların bir anda düşmanlaştığı, evlerin, anıların ve hayatların yarım kaldığı o dönem çok derinden işlenmiş. Toplu ölen baykuşlar ve gövdesi yanan incir ağacı ise bana göre kitabın en çarpıcı simgeleriydi. Özellikle incir ağacının Kıbrıs’tan İngiltere’ye uzanan yolculuğu, köklerinden koparılan insanların hikâyesiyle birebir örtüşüyordu.
Başta bir ağacın anlatıcı olması bana uzak gelmişti ama sonra fark ettim ki en saf, en tarafsız anlatıcı oydu. İnsanların söyleyemediklerini, bastırdıklarını o dile getiriyordu.
Karakterlerin yaşadığı aşk, kayıp ve aidiyet duygusu çok gerçekti. Bir yere ait olamama hissi, geçmişle bugünün arasında sıkışıp kalmak… Bunlar kitap boyunca içime işledi.
Her ne kadar eşcinselliğe bir tık güzelleme yapsa da, bu durum kitabın genel duygusunu zedelemiyor. Aksine sevginin sınırlarını, insanların birbirine tutunma ihtiyacını daha farklı bir açıdan görmeme sebep oldu.
Ben bu kitabı okurken şunu düşündüm: İnsan bazen yaşadıklarıyla değil, sustuklarıyla daha çok yaralanıyor. Ve bazı hikâyeler ne kadar anlatılırsa anlatılsın, içindeki boşluğu tamamen dolduramıyor.
Kitap bittiğinde içimde hafif bir hüzün ve uzun süre geçmeyen bir düşünce hali kaldı. Etkisi hemen geçmeyen, yavaş yavaş insanın içine yerleşen kitaplardan biri oldu benim için