Hcrt Ct, bir alıntı ekledi.
18 dk. · Kitabı okuyor

Casusları Sevk ve îdare, Mülkün Selameti ve Raiyyetin İşlerine Dair
Deylemîlerden Adudu’d-devle’den akh daha pek, kavrayışı tez, feraseti daha yeğin birisi yok idi. Bayındırlık ve imar işlerinden haz duyan âlicenap ve meselelere her yönüyle vâkıfİdi. Günlerden bir gün bir casus ona şöyle bir haber ulaştırdı: “Emir buyurduğunuz meselenin halli için yolladığmız şu bendeniz, şehir kapısından iki yüz adım kadar yol almıştım ki yol kenarında beti benzi atmış, surat ve boynu yara bere içinde bir delikanlı gördüm. Beni görünce selam verdi. Selamım aldıktan sonra ona orada ne diye dineldiğini sordum.”Delikanlı; “Adaletle hükmeden padişah ve kadısı olan bir şehre gitmek için yoldaş aramaktayım.” dedi.Ben:“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, Adudu’d-dev- le’den daha adil ve âlâsını, şehrimizin kadısından daha âlimini nereden bulacaksın?” dedim.Delikanlı:“Eğer padişah adil ve meselelere vâkıf olaydı, atadığı kadı da doğru dürüst olurdu; kadının nizamsızlığından hükümdarın pek ihmalkâr olduğunu anladım.”Ona:“Padişahın ne ihmalini ve kadının ne nizamsızlığını gördün ki.?” dedim.Delikanlı:“Hikâyesi uzundur, lâkin yol aldıkça kısahr.” dedi.Ben:“Hay hay, bana her şeyi anlatabilirsin.” dedim.Delikanh:“Hadi öyleyse, kıssayla yolu kısaltalım.” dedi.Yolda ilerledikçe hikâyesini anlatmaya koyuldu: “Bil ki ben falanca tüccarın oğluyum. Babamın konağı bu şehirde falan civardadır. Babamın nasıl bir adam olduğunu ve dahi malik olduğu mal ve mülkün ne idüğünü şehirde bilmeyen yoktur. Babam cihandan göçünce ben de birkaç yıl kendimi gönül eğlencelerine, iyş ü işrete, şaraba verdim. Nihayet hayattan ümit kesesiye çetin bir hastalığa müptela oldum. Tanrı azze ve celleye eğer bu hastalıktan kurtulursam hacca gideceğimi ve Allah rızası için gaza eyleyeceğimnpzrettim. Ardından Tanrı azze ve celle şifa verdi; sağlık ve Selametime kavuştum.Takat bulunca evvela hacca gitmeye ardından gazaya katılmaya niyet ettim. Bütün cariye ve gulamlarımı azat eyleyip birbirlerine nişanlayarak altın ve gümüş ve tarladan tifyim var ise onlara bağışladım. Kalan mal ve mülkümü de pili bin dinar bedelle elden çıkardım. Sonra kendi kendime ^oyle bir düşündüm: “Çıkacağım şu iki sefer tehlikelerle dolu olduğu için şunca altım da beraberimde götürmek akıl kârı değildir.” Ben de otuz bin dinarı yanımda götürüp yirmi binini bırakmaya karar verdim. İki bakır ibrik, her birisine onar bin dinar koyarak içimden: “Şimdi bunları kime teslim etsem...” diye düşündüm. Âlim, hâkim ve bizzat padişahın Müslümanların canına, malına asla hıyanet etmeyeceği için kendisine emanet ettiği birisi olduğundan dolayı şehir ahalisi içinden altınları sadece kadıya teslim etme fikri içime yattı. Bu niyetimi kendisine açtığımda kabul etti ve gayetle sevindim. Sabaha karşı uyanıp altın dolu iki ibriği tutup hanesine götürerek, mütevekkil, emanet ettim. Yola düşerek haccımı eda ettikten sonra Mekke ve Medine’den gazilere katılmak için Deryâ-yı Rûm’a gittim. Birkaç yıl cihat ettikten sonra bir gazada kafirlerce kıstırılıp surat ve muhtelif azalanmdan yaralanarak, dört yıl Rumîlerin elinde esir kaldım, zincire vurulup zindanlarında yattım. Bir gün Rum kayseri hasta düşünce bütün savaş esirleri ve mahpuslar azat edildiler. Böylelikle ben de hürriyetime kavuştum. Yol masraflarımı karşılayacak miktar para kazandım. İhtiyacımı karşılayacak yirmi bin dinarı bir zaman kadıya emanet ettiğim için rahat idim.İşte bu ümit ile harap ve bitap bir şekilde tam on yıl sonra kalkıp Bağdat’ın yolunu tuttum. Bağdat’a varır varmaz soluğu kadının yanında aldım. Yanma vardığımda perişan halimden ötürü beni görmezden gelerek bana hiç teveccüh etmedi. Bir iki defa yanına vardım ettim derken iki gün buşekilde geçti ama hiçbir şekilde bana teveccüh etmiyordu. Üçüncü gün huzuruna vardığımda, ortalık sessizleşince ona: “Ey Müslümanların kadısı, ben falanca kişi, falanca tacirin evladıyım, hacca gittim ve cihada katıldım. Nice mihnetler çektim. Yanımda götürdüğüm elimde avcumda her ne var ise hepsini yitirdim ve gördüğün gibi bu sersefil hallere düştüm. Zırnık altına hükmüm geçmez. Yanına emaneten bıraktığım o iki ibrik altına şu anda ihtiyacım vardır.” dedim.Kadıdan hiç ses seda çıkmadı, bahse konu olan şeye hiç kulak asmayarak kalktı hücresine gitti. Kalbim kırık oradan çıktım. Takatim kesilmiş, halim perişan olduğundan ötürü evime gidecek mecalim yok idi. Geceleyin mescidde uyuyor, gündüzün bir köşede kıvrılıyordum. Meseleyi on kere kadıya açtığım halde hiçbir sonuç çıkmadı. Bir gün yanına vararak ağır konuşunca bana: “Git be adam, sevda başına vurmuş ve malihülyadan dimağın kurumuş abuk sabuk konuşmaktasın. Ne seni tanırım ne de neden bahsettiğin hakkmda en küçük bir fikrim vat Sözünü ettiğin o delikanh da böyle pejmürde değil; eli yüzü düzgün, gayetle şık ve yakışıklı biriydi.” dedi. Ben; “Kadı Efendi, ben tam da o kişiyim. Ama feleğin sillesini yediğimden ve yokluktan bu haldeyim.” dedim.Kadı:“Kalk şuradan be adam ve daha fazla da başımızı ağrıtma bizim!” dedi.Ben:“Kadı hazretleri, yapmayın etmeyin, Allah’tan korkunuz yok mu, kabir azabından, hesap korkusundan pervanız yok mu?” dedim.Kadı:“Kalk git şuradan, canımı da sıkma.” dedi.Ben:“Altınlarımdan beş binini al senin olsun, bakiyesini de tarafıma verin, çünkü elim darda.” dedim. İş o raddeye vardı ki kadıya;Ey kadı, o iki bakraçtan biri, kendi rızamla, senin olsun, diğerini de bana ver ki mesele kapansın.” dedim.Kadı:“Delilik iyice başına vurmuş senin, böyle yapmaya devam edersen aklını kaçırmış biri olduğuna hükmeder ve seni ömrühayatın boyunca kurtulamayacağın zincirlere vurarak tımarhaneye kapatmalarını emrederim.” dedi. Bu sözler üzerine gözüm korktu. Kadının altınlarımın üstüne yatmayı kafasına koyduğunu anladım. Ferman onun fermanıydı, her ne buyursa icra edilirdi. Ben de huzurundan usulca ayrılarak kendi kendime: “Kadı da şeriata muğayir davranıyorsa şimdi hakkımı almak için hangi kapıyı çalayım?” dedim. Ne kadar kafa yordumsa da bir hal çaresi bulamadım. Kendi kendime: “Eğer padişah Adudu’d-devle adil bir hükümdar olaydı benim bu yirmi bin dinarımı gasp eden kadının avuçlarında olmazdı.” dedim.“İster istemez kendi mal ve mülkümden umudumu keserek işte böyle bu şehri terk etmekteyim.”Adudu’d-devle’nin casusu bu sözleri işitince adamın haline acıdı ve ona şöyle dedi: “Aziz dostum, ümit ümitsizliğin akabinde gelir. Neylerse güzel eyleyen mevlaya tevekkül eyle, çektiğin meşakkatleri es geçmez. Şu köyde misafirperver, eli açık bir dostum var. Ben onu ziyarete gidiyorum. Seninle karşılaştığıma oldukça sevindim. Kerem et bu gece bu dostumun yanında kalalım. Yarın ola hayır ola.” Ardından onu dostunun evine götürdü. Evde hazu: olanla onlar da karınlarını doyurduktan sonra casus, bir odaya çekilerek adamın başına gelenleri başından sonuna bir kâğıda döktü. Ertesi gün padişah Adudu’d-devle’nin sarayına götürmesi için kâğıdı bir köylüye vererek ona: “Saraya vardığmda falanca hadimle görüş ve bu yazıyı ona takdim ederek bunu falancanın gönderdiğini, derhal Adudu’d-devle’ye kâğıdın iletilmesi gerektiğini söyle.” dedi. Köylü saraya vararak yazıyı hadime takdim ettikten sonra, hadim yazıyı Adudu’d-devle’ye ulaştırAdudu’d-devle yazıyı okuyunca kan beynine sıçradı. Derhal bir ulak yollayarak, “Falan kişiyi derhal huzurda hazır eyle!” dedi. Ulak, casusa gelerek emri bildirdi, casus da delikanlıya: “Kalk şehre gidelim zira Adudu’d-devle ulak göndererek seni emrediyor.” dedi.Adam; “Hayırdır inşallah!” dedi.Casus: “Galiba bana yolda anlattığın şeylerden kendisi haberdar olmuş, Allah’ın izniyle muradına ereceksin.” dedi.Ardından ikisi de kalkıp padişahın huzuruna geldiler. Haksızlığa uğrayan adam Adudu’d-devle’nin huzuruna vararak tazimde bulundu. Adudu’d-devle delikanlıya hürmetle davranıp haline vâkıf olmak için odayı boşaltarak konuyla ilgili etraflı sorular sordu. Delikanh da hikâyesini baştan sona beyan etti. Adudu’d-devle olanları işitince yüreği burkuldu. Adama şöyle dedi; “Bundan böyle için rahat olsun, mesele artık bize intikal etmiştir. Allahü Teâlâ bu saltanat ve devleti haksızlığa maruz kalanların ve düşkünlerin derdine derman, Müslümanların malına göz kulak olalım diye bize ihsan buyurmuştur. O kadıyı oraya atayıp kendisine Müslümanların canını ve malım emanet eden biziz. Müslümanlar arasında hakkaniyetle hüküm versin de adaleti sağlasın ve kimseye ne gönlü kaysın ne de kimseden pervası olsun ve de rüşvete tevessül etmesin diye ona beytülmâlden emeğinin hakkını verip maaş bağladık. Gel gör ki daru’l mülkümde bunlar meydana geliyor. Önceleri mahrumiyet içinde yaşayan bir kişiyi arazi sahibi olmasını, aile ocağı kurup mülk ve servet yığmasını sağlayan bu vazifeyi ona Müslümanlara böyle hainlik yapsın diye mi verdik Sen gönlünü ferah tut, Allah’ın izniyle hakkın olan şeye seni kavuşturacağım. Şimdi gidip hâzineden nafakam alıvererek buradan İsfahan’a doğru yola çık. Seni çağırmcaya kadar orada falanca kimsenin yanında kal.”Ardından adama hâzineden 200 dinar altın ve beş kat elbise vererek aynı gece onu İsfahan’a yolcu ettilenAdudu’d-devle, kadıya neylesem de gasp ettiği malı elin- çekip çıkarsam diye gece gündüz kafa yoruyordu. Kendi kendine şöyle düşünüyordu: “Kadıyı derdest edip işkence- k-r yapsam hiçbir şekilde cürmünü itiraf edip eylediğini ikrar etmez. Kendisine toz kondurmadığı gibi o Müslümanm malı da arada zayi olur. Diğer yandan halk da Adudu’d-dev- Ic’nin kadıya zulmü reva gördüğü dedikodusunu yapar.”İşte bu mütalalarla iki ay geçti. O adamı bir daha görmeyen kadı da şöyle düşünüyordu: “Yirmi bin dinarı götürdüm. Adamın o perişan haline bakılırsa şimdiye kadar çoktan ölmüştür.”Hadiseden bir süre geçtikten sonra sıcak bir öğle vakti Adudu’d-devle bir elçisini yollayarak kadıyı huzura getirmesini emretti. Kadı geldiğinde onunla baş başa görüşerek şöyle dedi: “Kadı hazretleri seni ne sebepten çağırdığımı biliyor musun?” Kadı: “Hünkârımız bilirler efendim.” dedi. Adudu’d-devle; “Bu mesele yüzünden başıma ağrılar girmiş, uyku gözlerime haram olmuştur. Mevzuyu enikonu mütalaa ettim. Feleğin meşrebi dönektir; saltanat da baki ve bel bağlanası değil. Ben, Allah’ın kulları, mütavazı çoluk çocuğum ve kendi adıma nice sıkıntılara göğüs gerdim. Ecel çataı; düşman baş gösterip de Allah etmesin bu saltanat hükmümden çıkar da Tanrı azze ve celle mülkü başkasına ihsan ederse çoluk çocuğumun yoksul ve esir düşeceği geldi aklıma. Memleket sathında itimada senden daha layık, daha mütedeyyin, emanete senden daha sadık Müslüman bir kimseyi ne gördüm ne biliyorum. Zira sen âlim, basiretli, takva ehli, Allah’tan korkan ve dürüst bir kimsesin. Sana 2 milyon dinar nakit, mücevherat ve inciler emanet edeceğim. Bunu bir sen, bir ben ve bir Tanrı azze ve celleden gayrı kimse bilmesin. Yarın bir gün başıma bir şey gelirse çoluk çocuğum darda kalıp ele güne muhtaç olmasmlar. Sen şehrin kadısı olduğundan ötürü ihtiyaç duydukları kadar aralarmda pay eder; kızlarımı da iffetlerine leke gelmesin diye everirsin. Saray ve hasodanda sağlam alt geçidi olan bir sığmak inşa edesin. Zindandan çağırttığım katli vacip olmuş 20 katilin sırtına malı yükleyip senin sarayına getirerek sığınağa bırakıp geri dönsünler; ardından kimsenin ruhu duymasın diye bu canilerin boyunlarını vurmalarını emretmem içün inşayı bitirdiğinde beni haberdar kılasm.” Kadı: “Başım üstüne efendim, elimden gelen azami gayreti sarf ederim.” dedi.Daha sonra Adudu’d-devle, bir hadimi çağırarak “Koş, hazîneden 200 mağribî altın dinarı bir surreye koy ve derhal getir!” dedi. Hadim bir koşu giderek altını getirdi. Adudu’d- devle surreyi kadının önüne koydu ve: “Şunu al ve hemen o sığınağı yapmaya koyul; bu yetmezse başka da yollarım.” dedi.Kadı: “Padişahım, müsaade buyrun da bu hizmeti biz görelim.” dedi.Adudu’d-devle; “Masrafları kendi cebinden karşılaman gerekmiyoı; sen sadece tez elden bu işi halletmeye bak.” dedi.Kadı, “Baş üstüne efendim.” diyerek o 200 mağribî altın dinarı yenine yerleştirek oradan ayrıldı. Sevinçten çocuklar gibi şen bir halde, “Ömrümün bu son faslında bahtım açıldı; talih yüzüme güldü. Olur da Adudu’l’un başına bir hal gelirse bütün bu mal, mücevherat bana ve çoluk çocuğuma kalıp hanem altınla dolup taşacak.” Ardından sığınağın yapımına koyulup bir ay gibi kısa bir sürede hemencek müstahkem bir sığınak inşa ettikten sonra Adudu’d-devle’nin sarayına bir gece yarısı vardı. Adudu’d-devle onu huzuruna kabul ederek: “Bu saatte hayırdır.^” dedi. Kadı ona, “Sığınağın inşasını bitirdiğimden sultanı haberdar kılmak istedim.” dedi. Adudu’d-devle: “Ellerine sağlık kadı efendi, iyi etmişsin, dört elle işe sarıldın ve yüreğimize su serptin. Sana sözünü ettiğim miktarı tamamlamak için 500.000 dinar daha gerekmektedir. Libasından ûduna, anberinden kâfuruna ne varsa hepsini nakite çeviriyorum. Bir iki güne sabret hazır olur, yarın gece de sığınağı bir görmek için gelirim. Şöyle birbakıp hemen döneceğim için de herhangi bir zahmete girme- yt'sin.” diyerek kadıya gitmesi için müsade buyurdu. Ardından da derhal İsfahan’a bir elçi göndererek davacı adamın sıiratle gelmesini emretti. Ertesi gün kadının sarayına giderek sığınağı incelediğinde pek beğendi. Kadıya: “Falanca salı günü yanıma var da hazırlanan şeyleri bir gör.” diyerek kadının hanesinden ayrıldı. Ardmdan hazinedara 140 ibrik dolusu sultanî altın hazırlamasını, yanına da birkaç inciden süra- hi; yakut la’l ve mücevherat ile dolu altın bir şişe koymasını finretti. Hazinedar emredilenleri hazırlayınca, kararlaştırılan salı günü çattı.Adudu’d-devle kadıyı çağırıp elinden tutarak birlikte hâzineye indiler. Kadı altınlarla dolu ibriklerle birlikte onca mücevheri bir arada görünce donakaldı. Ardından Adudu’d- devle kadıya: “Haberin olsun, bu hafta içinde bir gece yarısı müteyakkız ol ki sana bunları yollayacağım.” diyerek kadıyı evine uğurladı. Kadının sevinçten içi içine sığmıyor idi. Derken o iki ibriğin asıl sahibi adam çıkagelince Adudu’d- devle ona dedi ki: “Ayaklarına sağlık, isabet oldu, şimdi senden kadıya gidip ona; ‘İtibarını zedelememek için bir müddet sabrettim, canıma artık tak etti ve bütün şehir ahalisi babamın sahip olduğu servetten haberdardır. O iki ibrik altınımı bana geri verirsen ne âlâ; yok eğer vermeye yanaşmazsan çıngar koparıp Adudu’d-devle’nin huzuruna varu: senden şikâyetler eyler de seni rezil rüsva ederim; cümle âleme ibret olursun.’ dedikten sonra bak bakayım ne karşılık verecek. Şayet altınını iade ederse akınlarla yamma gel, yok vermez ise olayın nasıl cereyan ettiğini bana haber ver.”Davacı adam vakit geçirmeden kadının yanına varıp yanı başına oturarak kararlaştırıldığı gibi kadıya meseleyi açtı. Kadı şöyle düşündü; “Eğer bu herif Adud’a varıp hakkımda bir yaygara koparırsa Adud’un içine benle ilgili bir kurt düşer ve o malları da haneme göndermekten cayar. İyisi mi herifin malmı vereyim. Nereden baksan 150 ibrik iki ibriktenevlâdır.” Ardından kadı adama: “Az sabret, zaten seni kendim çağırmayı düşünüyordum.” dedi. Biraz sonra adam yerinden doğruldu; bir odaya girip adamı yanına çağırarak: “Sen benim can dostumsan; seni bir evladım gibi görüyorum, ne yaptıysam sırf iyiliğin için yaptım. Tekrar görüştüren Allah’a hamdolsun. Altınların olduğu gibi duruyor.” diyerek iki ibriği adama getirdi ve;“İşte bunlar senin emanetlerin değil mi?”Davacı delikanlı:“Evet, ta kendileri.” dedi.Kadı: “Al canının istediği yere götür.” dedi.Delikanlı, iki hamalı kadının sarayına getirerek o iki ibriği sırtlarına vurup Adudu’d-devle’nin sarayına götürdü.Delikanlı saraya vardığında, tüm devlet erkânının huzura gelmesi için Adud destur buyurmuştu. Delikanlı huzura vararak kulluklarını sunup altın dolu ibrikleri Adud’un huzuruna bıraktı. Adud’un yüzüne bir tebessüm yayıldı ve: “Hele şükür ki muradına erdin. Böylece kadının da hilekârlığı ortaya çıktı. Bizim hangi yolları izleyerek, nasıl hesap kitap ederek bu altınlarını ortaya çıkarıp onlara kavuşmanı sağladığımızla ilgili pek az şey biliyorsun.” dedi. Orada hazır bulunan ekâbir cereyan eden hadiseden haberdar olmak isteyince Adudu’d-devle adamcağızın başına gelenleri, kendisinin yaptıklarını onlara beyan etti. Meclistekiler bu sözleri hayretlerle dinledi. Adudu’d-devle ardından baş hacibi çağırıp, “Sarığını alarak başı üryan bir halde huzuruma getir.” diye emretti.*Kadı emredildiği gibi başı üryan bir halde Adudu’d-dev' le’nin huzuruna çıkarılınca, gözleri orada bulunan delikanlıya ilişti; iki ibrik de Adud’un yanında, hemen oracıkta duruyordu. Kadı, “Eyvah, mahvoldum!” dedi. Zira Adud’un söyledikleri ve eylediklerinin hep şu iki ibrik altından ötürüolduğunu anlamıştı. Adud kadıya: “Sen yaşını başını almış bir ayağı çukurda âlim ve hekim biri olup böyle namussuzluklara tevessül ederek emanete hıyanet eyliyor isen diğerlerinden ne beklenir? Şu halde varını yoğunu Müslümanların mallarından ve ondan bundan aldığın rüşvetlerden temin ettiğin aşikâr olmuştur. Bu dünyada hak ettiğin cezaya kati surette seni çarptıracağım; diğer cihanda da Tanrı azze ve celle layık olduğun şekilde sana muamele edecektir.” Devlet büyükleri; “îhtiyar ve âlim bir zat olduğundan ötürü canını bize bağışlayınız efendim, ferman sizin fermanınızdır.” diye araya girince Adud kadının cümle malına mülküne el koyup büyüklerin yüzü suyu hürmetine canını bağışladı; bir daha da onu kadı olarak atamadı. İki ibrik altını da o delikanlıya takdim etti. Böylece hesabını kitabını iyi yaparak ve güzel si-, yaset takip ederek o Müslüman hakkına kavuşmuş oldu.

Siyasetname, NizamülmülkSiyasetname, Nizamülmülk
Flaneur, bir alıntı ekledi.
40 dk. · Kitabı okuyor

Fotoğraflar kendi yıkımına doğru ilerleyen insan hayatının masumiyetini, kırılganlığını ifade eder; fotoğrafla ölüm arasındaki bu bağlantı bütün insan fotoğraflarına musallat olmuştur.

Savaş Tertipleri, Judith ButlerSavaş Tertipleri, Judith Butler
Flaneur, bir alıntı ekledi.
46 dk. · Kitabı okuyor

Beden soluk alıp verir, soluğunu sözcüklere üfler ve orada eğreti bir sağkalım imkânı bulur. Ancak soluk sözcüğe döndüğü anda beden de, bir çağrı biçimini alarak bir başkasına teslim edilmiş olur.

Savaş Tertipleri, Judith ButlerSavaş Tertipleri, Judith Butler
bir "insan", bir alıntı ekledi.
1 saat önce · İnceledi

- Her gittiği yerde iç savaşta gerçek olduğuna yemin ettiğin bir hikayeyi anlatıyordu. Hikaye şuydu:
Lamar ve diğer birçok Konfederasyon liderleri bir savaş gemisinde Savannah limanına doğru yol almaktaydılar. Limana girmeden önce bütün bu yüksek rütbeli subaylar baş başa verip durumu tartıştılar. Sonra “Limana girmekte bir sakınca yoktur!” diye hüküm verdiler.
Fakat geminin kaptanı her ihtimale karşı Billy isimli bir tayfayı direğin tepesine çıkardı. “Limanda hiç Yankee gemisi falan görüyor musun?” diye sordu.
Billy “Tam on tane Yankee gemisi görüyorum” diye cevap verdi.
Aşağıdaki yüksek rütbeli subaylar “Billy yanılıyor!” dediler. “Yankee donanmasının nerede olduğunu biz biliyoruz. Savannah’ta Yankee gemisi bulunamaz. Gemi yoluna devam etsin!” diye kaptanı emir verdiler.
Fakat kaptan limana girmeyi reddetti. Subaylara:
“Sizler askeri konuları ve savaş inceliklerini herhalde daha iyi bilirsiniz. Ama Billy direğin tepesinden kuvvetli bir dürbünle baktığı için şu anda limanın durumunu sizden daha iyi görmüştür!” diye cevap verdi.
Tayfa Billy’nin haklı olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Savannah limanı gerçekten Yankee gemileriyle doluydu.
Tayfa Billy yerine yüksek rütbeli subayların sözü dinlenseydi hepsi de yakalanmış olacaktı...
İşte Licuis Lamar bu hikâyeyi anlattıktan sonra, “Ben de Tayfa Billy gibiyim” diyordu. “Missisippi Eyaleti’ni idare eden büyüklerden daha akıllı olduğumu iddia etmiyorum. Ama direğin tepesinde olduğum için durumu onlardan daha iyi görebildiğime inanıyorum.
“Hemşerilerim, beni direğin en tepesine gönderen sizlersiniz. Ben de size oradan gördüğümü anlatıyorum. Direkten in derseniz bende gık demeden inerim. Zira, sizi hoşnut etmek için yalan söylemek elimde değil. ama beni yine direğin tepesine gönderirseniz daima vatanıma, gerçeğe ve Tanrı'ya karşı doğru hareket edeceğimden emin olabilirsiniz. Halkın egemenliği üzerine kurulmuş olan bir Cumhuriyet idaresinde siyaset adamının ilk görevinin fikirlerini seçmenlerine açıkça anlatmak olduğuna eskiden beri inanmışımdır.
“Missisippi’li hemşerilerimin İtimat ve sevgisi benim için son derece kıymetlidir. Ancak hareket sınırlarımı hiçbir zaman halkın gözüne hoş görünmek gayesiyle belirlemiş değilimdir. Kamuoyunun fikirlerine karşı derin bir saygım vardır. Ancak insan kendi gayesinin ve yolunun doğru olduğundan emin olursa, her türlü duruma karşı göğüs gerecek gücü kendi içinde bullabilir.” 133-134

Cesaret ve Fazilet Mücadelesi, John F. Kennedy (Sayfa 133)Cesaret ve Fazilet Mücadelesi, John F. Kennedy (Sayfa 133)
Onur Girgin, Kızıl Darı Tarlaları'ı inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

Mo Yan okuduğum ilk Çinli yazardı. Aradaki büyük kültür farkını kitabın her sayfasında yaşadım. Olay örgüsü olarak, Çin'in iç savaş yıllarında bir ailenin yaşadıklarını anlatıyor. Fantastik ögeler de içermekte. Tavsiye ederim.

Mehmet Ferit, bir alıntı ekledi.
 2 saat önce · Kitabı okuyor

Zira rekabet gerginlik ve savaş doğuruyor. Bu ise kalp, damar hastalıkları, mide ülseri, kanser ve başka problemlere yol açıyor.

Niyetin Gücü, Valeriy SinelnikovNiyetin Gücü, Valeriy Sinelnikov

Alıntıdır
Liseye yeni başlayacaktım kayıt işlemleri için falan erkenden okula gitmiştik.Okul boştu müdür yardımcısının odasının önünde bir tane kumral saçlı ela gözlü bir kız ayakta bekliyordu.Elinde kot montu ayaklarını yere vura vura bekliyordu,belli ki sıkılmıştı.O kızı gördüğüm an bir şey hissettim.O zamanlar ne olduğunu bilmiyordum tabi.O gün bitti ben bütün gün o kızı düşündüm,gece gündüz bütün hafta.Bir evrak eksik diye okuldan aradılar babamda işteydi dedi sen tek git.Okula gittim okulun kapısında o kızı gördüm kısa bir şort giymişti üzerinde de askılı vardı,yanında 2 tane barzo kıza laf atıyorlardı kız gidin başımdan falan diye yırtınıyordu.O an bir cesaret geldi koşarak yanına gittim “Hop noluyo lan rahat bırakın kızı yoksa polisi ararım sittin sene içerden çıkamazsınız üzerinizde ottan bol bişey yoktur dimi?” yaptım,homurdanarak gittiler.Kızla başbaşa kaldık.Kıza döndüm “Teşekkür ederim” dedi,“Çok güzelsin” dedim ve kıpkırmızı olduk.O an ağzımdan öyle çıktı “Teşekkür ederim ama ne alakası var konumuzla?” dedi,“Bence dünyadaki bütün konuların güzelliğinle alakası olmalı” demiştim.O zamanlarda bayağı yavşakmışım.Güldü “Sen öyle diyorsan.” dedi.Okula girdik o gün m.yard. ikimizinde evrağını unutmuş sanırım,oda evrak getirmeye gelmiş.İşimiz bitti dışarı çıktık yürüyoruz otobüs durağına doğru. Sena:“Eve gidesim yok hiç” Ben:“Al benden de o kadar” S:“Yanında para var mı?” B:“Var ne oldu ki?” S:“LoL oynamayı biliyor musun?” B:“Ben biliyorum da sen biliyor musun?” S:“Görücez” dedi ve beni internet kafeye götürdü.Lise başlamadan bir kızla tanışıyorum ve o kız beni internet kafeye LoL oynamaya götürüyor.Yazın sonlarına doğru sürekli birlikte LoL oynadık hiç buluşmadan birbirimize sadece adımızı falan sorduk,gerisi full makaraydı.Okullar açıldı okulun ikinci günü derse 10 dakika kadar geç kalmışım tam kapıda o kızla karşılaştım.İkimizde geç kalmıştık,kapıyı tıklattım içeri girdik “Geç kaldığımız için özür dileriz” diyip içeri girdik,en arka sıra boştu.Malum Anadolu lisesiydik ve herkes önler için çarpışıyordu.En arka sıraya geçtik oturduk “Bakıyorumda hemen biz olmuşuz” dedi hoca bize bakarak,yerin dibine girmiştim.O ise yüzsüzlük yapıp “Çok ani oldu hocam henüz bir teklifte alamadık ama…” dedi,o an sinirlenmiştim işte hayatımda ilk sinirlenişim oydu.Sen misin beni yerin dibine sokan dedim ve “Teklif edicektik ama hanımefendi aceleci çıktı” dedim.Öyle bir sıkmıştı ki kolumu 1 hafta morluğu geçmedi yemin ederim.Bizim hikayemiz böyle başladı işte.Lise hayatımız boyunca hep birlikte geç kaldık.Birlikte oturduk,birlikte kalktık,gezdik tozduk birlikte uyuduk.Ailelerimiz tanışmıştı sevmişlerdi birbirlerini.Bide hemşeri çıkmıştık ooh! İkimizinde annesi hemşeri duyunca ayakları yerden kesilen tiplerdendi.Sevgili gibiydik ama teklif yoktu henüz dedim farklı birşey yapmalıyım.Bir beyaz tişört aldım,annemin rujuyla “Seni Seviyorum Sena sevgilim olur musun?” yazdım.O tişörtü okul tişörtümün içine giydim.O gün okulda öğle tenefüsünde bütün okulun ortasında üzerimdeki tişörtü çıkarttım ve evde hazırladığım tişörtle önünde diz çöktüm.Gözlerinin içine baktım.Böyle de ilk teklifimi yapmıştım işte.10. sınıf 11.sınıf iyice güzel geçiyordu.Ta ki o illet başımıza sarana kadar.Ailelerimiz birbirini tanıyor sürekli birbirimize misafir olarak gidip geliyorduk.Birlikte oyun oynuyor tumblr kullanıyorduk,müzik zevklerimiz aynıydı.Benim için mükemmel olandı.Ufak tefek belirtiler vardı,doktora gitmesini rica etmiştim.Sigara içiyordu,fazlasıyla tahmin ettiğiniz gibi işte.Akciğer Kanseri teşhisi konmuştu.Beni çağırmıştı bize gelsene diye.Gittim,eve girdim salona oturdum öptük sarıldık falan.Ama yüzlerinden düşen bin parçaydı ikiside kara kara düşünüp halıya bakıyorlardı.Annesinin gözleri mosmor olmuştu ağlamaktan.Birşeyler olduğunu anlamamak için gerizekalı olmak lazımdı,ne oldu dedim.“Birşey söyleyeceğiz ama,sakin olman gerekiyor tamam mı söz ver bana” dedi başımla onayladım.“Geçenlerde doktora git falan demiştin,gitmiştim tahliller röntgenler MRlar falan çekilcek demiştim hatırlıyor musun?” kalbim küt küt atıyordu,sonunun gittiği yeri biliyor gibiydim.“Akciğer Kanseri teşhisi konuldu” dedi.Bunu yazarken bile gözlerim doldu.O an beynimdeki sarsıntı,o kulak çınlamasını tarif edemem.Hayatım başıma yıkılmıştı birlikte geçirdiğimiz bütün anlar bir musluktan akar gibi gözlerimin önünden geçti gitti.Kendimi toparladım,o sıralar ünlü sanatçıla Savaş Ay falan kanseri yenmiş TV'lere çıkmıştı işte “Yenmek için kendinize inanmanız lazım,yakınlarınızın desteği çok önemli” falan diyorlardı,o aklıma geldi.Dik durdum zorla gülümsedim yandan.“Ee dedim bumuydu ? Buna mı ağladınız Hanife teyze?” dedim. Şok oldular,son bir cesaret dalgasıyla bedenimi harekete geçirdim karşı koltuğa yanına oturdum yüzünü ellerimin arasına aldım “Sen burada karşımda olduğun sürece,yenemeyeceğimiz hiçbirşey yok.Ben senin ölmene izin verir miyim?Bunu bir grip gibi atlatacaksın.Sen benim kız arkadaşımsın,Sen Sena Albayrak'sın bir kere ya!Böyle ufak tefek şeyler koyar mı sana?Sen kanseri tek başına bile yenersin,düşün birde yanında ben varım” dedim gülmeye başladı ama gözlerinden yaşlar akıyordu.Sarıldım ona sımsıkı sarıldım.Kemiklerinin çıtırdadığını hissedene kadar sarıldım.Yapabilirdik başarabilirdik.Daha gencecik insanlardık 50 yaşında Savaş Ay'lar bile yeniyorsa,bizim için çok daha kolaydı.Gençtik sonuçta hücre yenilenmesi dorukta falan filan.Aylarca yanından ayrılmadım.Gerektiğinde onlarda kaldım,kemoterapilere birlikte gittik.Uzun saç severdim,malum kemoterapiden sonra insanın saçları dökülüyor.Onun saçlarının dökülmesine razı olmadım,klişe gelebilir ama yaptım saçlarımı kazıttım.Şaşırmıştı “Böyle birşeyi yapmana gerek yoktu” dedi.“La alev gibi sıcak var dışardı bu sıcakta porsuk gibi saçla mı dolaşacağım terliyo insan be” dedim,bahane olduğunu ikimizde biliyorduk.Çok sevmiştim ben onu.Bir gün dışarıda sahilde bir kafedeyiz,Dirseğini masaya yaslayıp çenesini eline koydu bana baktı.O an gözlerimden kalbime kadar inen muhteşem bir his hissettim.Ağladım,neden ağlıyorsun dedi,bilmiyorum dedim.Gerçekten bilmiyordum.O muhteşem his çok yakmıştı canımı.Normalde vedalaşmazdık.Zaten hep birlikteyiz,hiç ayrılmadık diye.O gün nedense vedalaştı benimle sarıldı,kendine dikkat et olur mu ufaklık diyip saçımla oynamıştı (Saçlarım tekrar uzamıştı bu sefer kestirme demişti).“Hayırdır yolculuk nereye” dedim girdim koluna,“Bu gece evine git,yarın sabah erkenden gelirsin terapiye gideceğiz” demişti.Tamam demiştim,vücudum istemsizce hareket ediyordu tamam demek istemiyordum ama o an ağzımdan çıktı.Eve gittim,bir ağırlık çöktü üzerime.Uyuya kalmışım.Telefonun çalmasıyla uyandım abisi arıyordu ağlayarak “Berk çabuk Falanca hastaneye gel çabuk acele et!” dedi,babamı alelacele kaldırdım,apar topar çıktık hastaneye gidiyoruz,telefonuma mesaj gelmiş.Duymamışım,“Seni her zaman çok sevdim sen benim hayatımın aşkıydın.Bugüne kadar yaptıkların için,yanımda durduğun için,göğüs gerdiğin acılar için çok teşekkür ederim.Ve sana yaşattığım bunca acı için çok özür dilerim.” yazıyordu hemen “Ne alaka gerizekalı ne acı çekmesi ben seninle hep mutluydum teşekkür edilecek bişey yok yanlış bişey yapma seni kendi ellerimle gebertirim!” yazdım.Babam “Oğlum sen bu saatte uyumazdın hayırdır?” dedi,cidden ben o saatte bu yaşıma kadar hiç uyumadım o kadar erken yatmazdım “Bilmiyorum üzerime bi ağırlık çöktü işte uyuyakalmışım” dedim,babam ağladı sessizce.Gözlerinden akan yaşı gördüm “Dedenle babaannen öldüğünde de bana ağırlık çökmüştü.” dedi.Ağlamaya başladım,rastlantıydı, bütün gün yorulmuştum ondan uykum gelmişti ne alakası olabilirdi ki?Hastaneye geldik,yoğun bakıma.Herkes perişan abisi çekti kenara böyle böyle anlattı durumu.Akşam amerikaya tedavi görmesi için zorla götüreceklerini kararlaştırmışlar,buda beni bırakıp gitmek istememiş tartışmışlar.Evden çıkmış gitmiş.Sahilde oturup iki bira içtikten sonra eve geri dönüyormuş ki,alkollü bir sürücü tam gaz çarpmış ve kaçmış son gücüyle abisini arayıp yardım et sahildeyim demiş ve bayılmış.O gün o hastanede ben sol yanıma veda bile edemedim.Onca şeyden sonra seni çok seviyorum diyemedim.Gerçek aşkın herşeyi yenebileceğini düşünürdüm ama azraili yenemiyormuş işte.Sevdiğin kadının cesedine sarılıp ağlamak nedir.Anlatacak bişey bulamıyorum daha.Ailesi,abisi annesi hala arada arar hal hatır sorarlar,bende onları ararım.Artık onun içinde yaşamam lazım,yaşasaydı eminim bunu isterdi.Benim hayatıma devam etmemi isterdi.Omzuma elini koyar “Ben ölüyorum diye kendini paralama,benim içinde yaşa yukardan izliyor olacağım,eğer benim yerimede yaşamazsan,yukarda ağzına sıçarım” derdi eminim.Çok özlüyorum,çok özlüyorum çok özlüyorum çok özlüyorum.Ağlamaktan içim dışıma çıkıyor ama olmuyor işte yapamıyorsun elinden ne gelebilir ki?Şuanda ağlayıp duvar yumruklamaktan başka birşey gelmiyor elimden.Ben hep güçlü durdum onun yanında,ona yakışmak için onun kadar güzel bir kızın yanına güçlü bir erkek lazım diye güçlü durdum.Ama şuanda yaşadığım şeyin altından kalkamıyorum artık.İnsanlara anlatamıyorum kendimi,anlamıyorlar beni.Yeterince zor değilmiş gibi birde onlar zorlaştırıyor.Bunlarıda bu yüzden yazdım işte,belki birgün derdin ne senin diyen olursa,gösteririm bunu diye.Eğer ki bu yazıyı buraya kadar okumuşsanız,Size tavsiye:Birini seviyorsanız,onu her gün son günüymüş gibi sevin.Çünkü her an kaybedebiliyorsunuz işte.

Tolga Köseoğlu, bir alıntı ekledi.
2 saat önce

Oppenheimer'in teorisinde gerçek payı vardır; savaş ve fetih devletin gelişimini teşvik ettiği gibi, idari hiyerarşinin daha incelikli bir hal almasına da yardım eder. En iyisi devlet ile fethi, birbirine "geri besleme" yapan, birbirine bağlı fenomenler olarak görmektir.

Efendisiz Halklar, Harold Barclay (Sayfa 186)Efendisiz Halklar, Harold Barclay (Sayfa 186)
Sertaç Ayyıldız, 633. Filo'yu inceledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Baskan yayinlarindan cikan "Savas romanlari serisi"ndeki kitaplardan roman tabirine en cok uyan kitap budur. Teknik konulardan cok "633 squadron"un hayat hikayesini anlatiyor. Kitapta yer yer ceviri hatalari mevcut.

Sümeyye Gülsüm, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zweig
Denizde bunca fırtına ve bunca yıkım,
bunca kez geliyorum diyen ölüm!
Karada bunca savaş, bunca hile,
iğrençliğin her türlüsü!
Nerde tutunacak aciz insan,
nerde bulacak güvencesini kısa ömrünün,
silahlansın mı peki, incinmez mi yüce Tanrı
yeryüzünde bu küçük varlığın tavrından?

Vapur Edebiyat Dergisi Sayı: 3, KolektifVapur Edebiyat Dergisi Sayı: 3, Kolektif