Evet, kim olduğumu unutup gözümün önünde yabancı biri gibi kasıla kasıla dolaşıyorum; kimi zaman başıma geliyor bu, ileride de gelecektir. İşte o zaman göğü olduğundan farklı görüyorum; toprak da yalancı renklere bürünüyor. Bir dinlenişe benziyor ama değil. Bu yabancı ışıkta yitip gitmekten mutluyum bir zamanlar benim olması gereken bu ışıkta, inanmak istiyorum buna. Sonra dönüşün kaygısı… Nereye olduğunu söylemeyeceğim, yapamam bunu; yokluğa belki. Dönüş zorunludur, tüm bildiğim bu.
Evet, bütün yaşamım boyunca mikrop kapmış yaraların korkusunu içimde duymuştum ama mikrop kapmamıştım hiç.
Öylesine asit yüklüydüm.
Yaşamım, yaşamım…
Bazen ondan bitmiş bir şey gibi, bazen de hâlâ süren bir şaka gibi söz ediyorum; ikisi de değil oysa.
Çünkü aynı zamanda hem bitti hem sürüyor bunu dile getirmek için hangi fiil zamanını kullanmak gerekiyor?
Saatçinin ölmeden önce kurup gömdüğü saatin eğrilmiş çarkları bir gün solucanlara Tanrı’dan söz edecekler.
Çünkü hiçbir kimseye gereksinme duymadığımı söylerken, çok fazla bir şey söylemiş olmuyorum ama söylemiş olmam gerekenin, söyleyemediklerimin, asla söylememiş olmam gerekenlerin çok ama çok azını söylemiş oluyordum.