Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf'un başyapıtlarından biridir...
Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk'ün arasındaki geçen olayları oryantalist bir kurguyla anlatan zaman tüneli gibi bir kitap. anlattığı dönemi o kadar güzel aktarıyor ki, kendinizi okur değil, olayları uzaktan seyreden birisi gibi hissediyorsunuz...
Bir çırpıda biten tadı insanın damağında kalan ve okuyan bir çok insanı Semerkant merakı saran kelimelerin zarafeti ile yükselen nefis bir romandır.
Amin Maalouf'un en okunası kitabıdır diyebilirim. kitap akıcılığı ve sürükleyiciliği ile okuyucusunu etkilerken tarihten çok çarpıcı kesitler sunuyor.
Hayyam, Sabbah ve Nizam hakkında kitapta geçen şu hikaye çok hoşuma gitti:
"Üç arkadaş İran'ın yüksek yaylalarında gezintiye çıkmış. karşılarına bir pars çıkmış, dünyanın en yırtıcı yaratığıymış.
Pars üç adamı uzun uzun süzmüş, sonra üzerlerine doğru koşmaya başlamış.
Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlüleriymiş. haykırmış: 'ben buraların hakimiyim, bana ait olan bu toprakları bir hayvanın mahvetmesine asla izin vermem.' yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine salmış. köpekler parsı ısırmayı başarmışlar gerçi, ama bu yaptıkları yırtıcı hayvanı iyice azdırmış, köpekleri öldürdükten sonra efendilerinin üzerine atlamış ve karnını deşmiş. Nizamülmülk'ün payına bu düşmüş.
İkincisi şöyle demiş kendi kendine: 'ben bir ilim adamıyım, herkes bana saygı duyup itibar ediyor, niye kaderimi köpeklerle parsın arasındaki kavganın sonucuna bağlayım?' dövüşün sonunu beklemeden sırtını dönüp kaçmış. o zamandan beri yırtıcı hayvanın kendi peşinde olduğunu düşünüyor ve mağaradan mağaraya, kulübeden kulübeye dolanıp duruyormuş. Ömer Hayyam'ın payına bu düşmüş.
Üçüncüsü bir inanç adamıymış. ellerini açıp, hakim bakışlarını üzerine dikip, güzel sözler söyleyerek