Sonbaharda korkunç geçiyor, sabahın ilk saatlerinde ki o soğuk. Bahçeye çöken sis.Kümeslerinde bağır çağır homurdanan dışarı çıkmayı reddeden horozlar. Yaprakların kenarlardan kurumaya başlaması. Hamnet’in yaşayamadığı ve hissetmediği bir mevsim. Onsuz dönmeye devam eden bir dünya.
Geriye dönüş yok,önlerine serilen hayatı geriye saramazlar. Oğulları öldü, kocası gidecek, Agnes orada kalacak, domuzların her gün beslenmesi gerekecek ve zaman yalnızca tek bir yöne doğru akıyor.
Agnes geldiği yoldan bu kez daha yavaş adımlarla geri dönüyor, aynı sokaklarda yürümek yolu gerisingeri gitmek ne tuhaf; tüy kalem misali ayaklarıyla yazdıklarının, yazılı sözcüklerin üzerinden geçer, yeniden yazar, siler gibi. Ayrılıklar ne tuhaf aslında çok basit geliyor bir dakika önce, dört beş dakika önce, kocası orada, yanındaydı şimdiyse yok. Bir an onunla birlikteydi sonraki an tek başına. Kendini fazla göz önünde,üşümüş gibi, soyulmuş soğan gibi hissediyor.
Agnes’in zihnindeki ölüm kavramı uzun zamandır belki uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasındaki, içeriden aydınlatılmış tek bir oda imgesiyle özdeşleşmiş. Yaşayanlar odanın içinde ölenler ise etrafında dönüp duruyor oraya geri dönmek, sevdiklerine kavuşmak için can atarak avuçlarını, yüzlerini, parmaklarını camlara bastırıyorlar. Odanın içindekilerden bazıları dışarıdakileri görüp duyabiliyor, bazıları duvarların ardından onlarla konuşabiliyor; çoğu farkında bile değil.
Agnes sersemlikle ve bitkinlikle bile, daha el ele tutuşmadan önce, kocasının aradığı şeyi, dünyadaki yerini bulduğunu, olması gereken şey olduğunu görebiliyor; yaşaması gereken hayatı,yapması gereken işi bulmuş. Yatakta yatarken, kocasının upuzun boyuyla, geniş göğsüyle kaygıdan ve hayal kırıklığından uzak bir yüz ifadesiyle yanında durduğunu görmek hoşnutluluğunun kokusunu içine çekmek onu gülümsetiyor.