Mesela biri çocukluğunda keyifli bir keşif ortamındayken, dışarıdaki tanıklık, “Kikirdeyip durma, öyle bağırma, anladın değil mi? Niye geç kaldın, çok gezen tavuk ayağının b.kuyla gelir unutma,” demişse… Büyüdüğünde ne zaman mutlu olsa içinde bir korku, kaygı belirir; farkında değildir ama kendisine aşağılayıcı bir laf geleceğini bekler, mutluluğunda bile tereddüde düşer. Sadece engellenmiyorsun, utandırılıyorsun da. Hem de iliklerine kadar… Ah öyle bir hal ki bu, çocukluktaki uyandırılma insanın bütün hücrelerine işler. İnsanın özüne kadar gider. İşte o zaman mutluluktan korkar hale gelirsin; hayatında iyi bir şey olduğu zaman bilirsin ki bir şeyler ters gidecek. Başına bir şey geldiğinde de, ”Çok şükür zaten mutlu değilim,” deyip kendini güvende hissedersin. Demek ki bu maruz kalmalardan kurtulsak bile söz konusu ruh hali hayatımızın, karakterimizin bir parçası oluyor.
Bu ülkede içindeki çocuk utanca boğulmuş o kadar insan var ki! Ben onlara “yetişkin çocuklar” diyorum. Bunlar kötü insanlar değiller ama her türlü kötülüğü de yapabilirler.
Ah! O an ilk defa anladım ki; simidin olması yetmiyor, kuşlara da ihtiyaç var. Aklıma tasavvuftan bir örnek geldi: Bana iyilik yapma fırsatı verdiği için karşımdakine teşekkür etmeliyim.
Bir de şunu anladım demişti bana: Kimin kime teşekkür edeceği belli değil. Onlara benim kuşlarımmış gibi bakıyordum ama anladım ki asıl ben onların Yıldız'ıymışım.
Kendimi bulmamı umursayan bir ortamda büyümedim. Hep bir "sosyal kimlik" olarak yetiştirildim, eğitildim ve bu şekilde dünyaya bırakıldım. Yolculuğun esas anlamını kendi içimdeki o "öz"ün, yani kendimin verdiğini keşfetmem uzun zaman aldı. Bu sebeple uzun süre boyunca kendimden öksüz kaldım; bunun farkına vardığım zaman da içim cız etti.