Cuma günü saat iki civarıydı. Alışveriş merkezinin geniş, cilalı koridorlarından süzülüp, tavanı göz alan beyaz spotlarla aydınlatılmış mağazanın geniş cam kapısından içeri adımlarını attılar.
İçerideki o keskin, gölgesiz aydınlık; Umut’un üzerindeki ağır siyah kabanı ve yılların getirdiği o görünmezlik zırhını aniden fazla belirgin, fazla iğreti bir hale getirdi. Adımları, mağazanın tam ortasında bıçak gibi kesildi. Elleri kabanının derin ceplerinde yumruk halini aldı. Etrafını saran o sonsuz renk cümbüşüne, askılardan taşan canlı kumaşlara ve telaşlı insan kalabalığına bakarken nefesi sığlaştı. Tek bir reyona bile yaklaşamadı. Olduğu yerde, aydınlığın ortasına düşmüş simsiyah ve kaskatı bir leke gibi donakaldı.
Burak, ondan birkaç adım ötede durmuş, Umut’un omuzlarındaki bu ani ve sessiz felci anında fark etmişti. Üzerine gitmedi. "Ne duruyorsun" veya "Hadi seç" demedi. Bakışlarıyla mağazayı hızla tarayıp, sol taraftaki en kuytu köşeye; tamamen siyah kazakların, pantolonların ve ceketlerin dizili olduğu o koyu renkli reyona doğru yöneldi.
"Bak," dedi Burak, sesini mağazanın o yorucu uğultusundan izole eden o tok, sakin tonuyla. Siyah, düz kesim bir bluzu askısından çıkarıp havaya kaldırdı. Sırf Umut o alışkın olduğu karanlığın içinde kendini güvende hissetsin diye, o siyah kumaşı onun hizasında tuttu.
Umut adımlarını sürüyerek onun yanına gitti. Ancak gözleri Burak'ın elindeki o siyah kumaşa değdiği an, çene kasları şiddetle kasıldı. O siyah parça artık ona bir sığınak değil, yıllardır içine tıkıldığı o havasız çuvalın ta kendisi gibi görünüyordu. Kumaşa veya kesimine bir saniye bile bakmadan, başını hızla başka yöne çevirdi.
"Beğenmedim," dedi keskin, pürüzlü bir fısıltıyla.
Burak hiç duraksamadı, itiraz etmedi. Elindeki bluzu yerine asıp hemen yanındaki başka bir