Sokağın köşesini döndüğünde, mekanın girişindeki loş sarı ışıklar ıslak asfalta vuruyordu. İçeriden sızan boğuk bas sesleri gecenin soğuk havasına karışmıştı. Umut adımlarını yavaşlattı. Ağır, siyah kabanının önü yarıya kadar açıktı ve o karanlık kumaşın içinden kiremit rengi ince triko, gecenin griliğini kesen bir ateş gibi parlıyordu.
Oraya doğru yürürken, birkaç saat önce odasındaki boy aynasının karşısında yaşadığı o an zihninde canlandı. Elinde o şekilsiz, kalın gri kazakla dikilirken hissettiği o tanıdık, boğucu güven duygusuna teslim olmak üzereydi. Tam kazağı başından geçirecekken, amfideki o kağıda kendi eliyle yazdığı "Tabi" kelimesi zihninde yankılanmıştı. Gri kazağı yatağın üzerine usulca bırakmış, dolabın en karanlık köşesine ittiği o kiremit rengi trikoyu tek bir hamlede, hiç çekiştirmeden çekip almış ve üzerine geçirmişti. Odanın kapısını kapatıp çıkarken attığı adım, sadece evden değil, kendi ördüğü o renksiz zırhtan da bir çıkıştı.
Şimdi, sokağın köşesinde dururken, mekanın ahşap kapısının önünde tek başına dikilen Burak’ı gördü. Ellerinden biri her zamanki gibi siyah montunun cebindeydi, diğer elindeki sigaranın közü karanlıkta kızarıp sönüyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, bakışlarını asfalta dikmişti; duruşunda, gelmeyecek birini beklemenin o yorgun, sessiz kabullenişi vardı.
Umut derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi ve loş sarı ışığa doğru yürümeye başladı.
Adım sesleri sessiz sokağı böldüğünde, Burak başını yavaşça yerden kaldırdı. Bakışları önce Umut'un yüzüne, ardından hemen kabanının açık yakasından parlayan o kiremit rengine kaydı. Sigarasını dudaklarına götürmek üzere olan eli havada, kısa bir an asılı kaldı. O kayıtsız, yorgun yüz hatları saniyeler içinde çözüldü; dudaklarının kenarında, zorlanmamış, sakin ama bütün yüzünü aydınlatan