Bilgiyle yoğun ilişki, birey olarak akademisyenin olgun, diğer insanların hakkına saygılı, kendisiyle karşılaşıp, yüzleşebilen bir insan olmasına her zaman katkıda bulunmuyor. Biliyor olmak, bilgiyi araştırıyor olmak, hemen bu işte başarılı olduğunu düşünüyorsa, onda “ben farklıyım” duygusunu uyandırıyor. "Ben farklıyım”, “ben üstünüm”e götürüyor onu. “Benden öncekilerin, birlikte olduğum insanların yanlışlarını görebiliyorum. Demek ki akıllıyım. Demek ki diğerlerinden üstünüm.” Kendinden “daha az” bilen, “daha az” yetenekli insanlara ders veriyor oluşu, kendinin ne denli güçlü olduğu vehmine götürüyor onu. Sayıldığını, itibar gördüğünü gördükçe, giderek kendinin “bulunmaz Hint kumaşı” olduğunu sanıyor. Bir yandan da kendinden duyduğu kuşku, bu kuşkuyu dışarıya belli etmeme çabası, onda derin iç gerilimlerin çıkmasına neden oluyor. Sinirli, gergin, dediğim dedik, yetkinlik titizliği görüntüsü altında, kırıcı, saldırgan bir insan dolaşmaya başlıyor koridorda. (“Büyük akademisyen o, o kadar tafrası da olsun ne var bunda?” diyebilirsiniz!)
Oysa, hakikat araştırması, yüzlerce yıllık tarih içinde bir “edep” işi olarak yaşanmıştır. “Kendini bil” sözünün akademik topluluklarda yaşayan insanların önemli bir ahlak ilkesi olduğu bana hep açık gelir. Yunus “Sen kendini bilmezsen/ Ya nice okumaktır” derken, bilgiyle uğraşan insanların kendi zayıflıklarını bilen; öğrenirken, öğretirken kendi ruh dünyalarındaki dehlizleri de fark edebilen, bu bilgileriyle “güzel” insan olmaya çalışan insanlar olması gerektiğini yüzyıllar öncesinden söylemiyor muydu bize?