Oda kapkaranlıktı.
Tek bir ay ışığı bile uğramıyordu içeriye. Sanki; tüm insanlığın beni dışlayışı gibi, dışlıyordu güzelim ay bile bana ait olan evden ışığını. Sorgulamıyordum artık; neden vebalıymışım gibi böyle muamele gördüğümü. Açık pencereden hafif bir rüzgar esiyordu. Kafamda onlarca düşünce ve sesleri göz ardı etmeye çalışırken; gözlerimin daldığı duvarda binlerce kanlı senaryo kuruyordu alçak bilinç altım. Her şeyi düzelteyim derken, daha da dibe batıyordum. Bir bebek ağlamaya başlıyor sonrasında; saatler geçiyor, kimse susturmaya gelmiyor onu. Gözlerimi kapatıyorum sımsıkı, duymamaya çalışıyorum o bebek feryatlarını. Ama o, daha da yırtıyor kendini. Biri sertçe dürtüyor beni, bir şey istercesine. Korkuyla deli gibi atıyor kalbim. Yavaşça gözlerimi aralıyorum; yalnızca mum ışığı bulunan odanın duvar köşesinden geçen siyahtan daha siyah, değişik silüetteki şeyle, kalbim korkudan atışını unutuyor anlık. Derin bir soluk alarak sakinleştirmeye çalışıyorum kendimi. Biliyorum; ne duyduğum o bebek, ne de gördüğüm o şey gerçek değildi. Olamazdı, olmamalıydı. Anlatamıyordum kimseye. Beni bu hâle getirerek; belki de o bebeğin asıl ağlama sebebi olan kişiler deli damgası basmışlardı bana. O ağlayan çocuk; benim içimde bulunan ve bir türlü aradığı sevgiyi bulamadığı gibi, benim kurduğum bir sürü ölüm yolları yüzünden de ağlıyordu belki. Korkutuyordu bunlar onu. Sonuçta, ikisi de aynı zihinde yer alıyordu. Bendim belki de o ağlayan bebek. İçimdeki kötü hislerin vücut bulmuş hâliydi belki de o değişik silüetteki siyahlık. Vicdanımı ölçüyordu belki de o bebeği kötülüğüyle boğup, ağlatarak. Ya da; beni iyice delirtmeye çalışıyordu bundan zevk alarak. Görünüp köşesine çekilerek, gülüyordu ben kafamı duvarlara vururken. Canımı yakmam zevk veriyordu ona. Adımı fısıldıyordu