Bugün ekonomiyi uzmanlarına bırakma fikri, ortaçağda yaşayanların servetlerinin yönetimini ilahiyatçılara, kardinallere ya da engizisyon mahkemesi üyelerine bırakmalarıyla aynı şey: Berbat bir fikir.
Her hükümranlığın bir anlatıya, temel etik değerlere yaslanarak hem kendisinden şüphelenenleri cezalandırmakla tehdit edecek hem de kendini haklılaştıracak ve meşrulaştıracak bir hakim ideolojiye ihtiyacı vardır. Örgütlü dinler asırlar boyu bunun gibi anlatıları sağlamış, yönetenlerin gücüne payanda olacak karmaşık batıl inançlar geliştirerek onların despotik güçlerini ve bunların mümkün kıldığı soygun ve vahşeti, dünyanın ilahi iradeyle güvenceye alınmış doğal düzeniymiş gibi göstermişlerdir.
Hükümdarlar ne kadar güçlü olursa olsun, güç birliği yaptıkları taktirde sömürücü rejimi birkaç saat içinde yıkacak güce sahip yoksul çiftçi kitlelerine karşı koyacak kadar güçlü değillerdi. Öyleyse bu hükümdarlar, tarımsal fazlalığı diledikleri gibi dağıtırken çoğunluk tarafından da rahatsız edilmeden iktitarda kalmayı nasıl başarıyorlardı ? Yanıtı basit, insanların çoğunun yalnızca hükümdarlarının yönetme hakkına sahip olduğuna içtenlikle inanmasını sağlayacak bir ideoloji geliştirmişlerdi. Bu nedenle insanlar mümkün olan en iyi dünya düzeninde yaşadıklarına, yaşanan her şeyin kader olduğuna, dünya halinin tanrısal bir düzeni yansıttığına, bu düzene karşı gelenlerin bizzat ilahi güce karşı geldiklerine ve bu nedenle dünyanın mahvoluşunu hazırladıklarına inanıyorlardı.
Bir toplumda oluşan ihtiyaç fazlası sonucu ortaya çıkan karmaşık ilişkiler incelendikçe fazlalık olmadan devletin asla doğamayacağını görürüz, zira devletin kamu hizmetlerini yönetmek için bürokratlara, mülkiyet haklarını korumak için polise ve yüksek yaşam standartları talep eden iyisiyle ve kötüsüyle yöneticilere ihtiyacı vardır. Sayılanların hiçbiri tarlalarda çalışmadığına göre tüm bu insanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için kayda değer bir ihtiyaç fazlası üretilmesi şarttır.