Romeo ve Julieti okurken büyük bir aşk hikayesinden çok insanların nefretlerini, nasıl nesilden nesile taşıdığını gördüm. Aşk bir yerlerde duruyor, varoluyor ama nedense kavga hep bir kıvılcım gibi ateş olmayı bekliyordu. Bu yüzden beni en çok etkileyen şey bir kaç sahne ve tirat dışında aşk değil, o aşkın yaşanmasına izin vermeyen düzen oldu. Çünkü ortada iki genç insan vardı ama onların üstünde ailelerin egosu, geçmişi ve anlamsız inatları dolaşıyordu. Shakespeare burada çok gerçek bir şey gösteriyor bence, insanlar bazen nedenini bile unuttukları düşmanlıkları sürdürmeye devam ediyor. Ve en büyük bedeli de kavgayı başlatmayanlar ödüyor. Kimsenin neden başladığını bile tam bilmediği bir kavga, insanların hayatından daha değerli hale geliyor. Doğduğum topraklarda bu kadar romantik olmasa da süregelen nice kan davaları, ilk sebepleri unutulsa da bir çok insanın ölümüne ve yüzlerce insanın hayatının kararmasına sebep oluyor. Romeoyu karakter olarak dürtüsel buldum. Konu onun için salt bir aşktan ziyade kendi yaşam biçimiydi. Bazı insanlar orta ayarda yaşayamaz. Ya çok severler ya da tamamen kaybolurlar. Romeo da öyleydi. Juliet ise bana daha aklı başında ama duygularının içinde boğulan biri gibi geldi. Zaten hikayenin acı tarafı burada başlıyor. İkisi de yanlış dünyada olabilecek en doğru biçimde birbirini buluyor. Kitaba baştan sona kaos hakimdi. Zaten kendi hayatlarını yaşayamadılar. Kendinden önce başlamış bir kavganın içinde doğup ölene kadar yükünü taşıyıp durdular. Şunu unutmamak lazım. Toplumlar her zaman aşkı överler ama asla aşk için yaşamazlar. Güç için, soy için, düzen için yaşarlar. Romeo ve Juliet bunların arasında ezildi. Rahip Laurence karakteri beni ayrıca düşündürdü. İyi niyetle hareket etti ama her şeyi gizlilik ve planlarla çözmeye çalıştı. Belki