Ne mutlu, hakikatiyle bağ kurup içeriden okuyanlara, ne mutlu makam’ı var ile yok’un üstünde olanlardan ilham alanlara, ne mutlu sırrın sırrına vâkıf olanlara, ne mutlu sûret’in ardındaki siret’i görebilenlere …
erman
Karanlığın ardından basit, beyaz harflerle, tarihten ağır
cümleler belirdi:
TÜRK MİLLETİNE ACİL UYARI!
ÜLKENİZ, SİZE YALAN SÖYLEYENLER TARAFINDAN ELİNİZDEN ALINDI.
TARİHİNİZ, GEÇMİŞİNİZDEN KORKANLAR TARAFINDAN SİLİNDİ.
KİMLİKSİZ BİRER KÖLE YAPILDINIZ.
HÜKÜMETİNİZ, KÜRESEL EFENDİLERİN BİR KUKLASI.
HATIRLAYIN.
SİZİN BİR VATANINIZ VARDI.
SİZİN BİR BAYRAĞINIZ VARDI.
SİZİN BİR ADINIZ VARDI.
HATIRLAYIN, SİZ TÜRK MİLLETİSİNİZ!
Kısa bir duraklamanın ardından mesaj devam etti:
DİKKAT!
BU MESAJI ALAN HERKES, İŞİTSİN:
TÜRK MİLLETİ, PİŞMAN OL VE ÖZÜNE DÖN!
Nadina. Yüzünde avının zekâsına saygı duyan, ama onu parçalamak için sabırsızlanan bir öfke vardı.
"O İHTİYARI BANA BIRAKIN!" diye kükredi mikrofona.
"ONU BEN İSTİYORUM!"
Ama Nadina bilmiyordu: Mustafa sadece bir av değil, aynı zamanda avcıydı. Onları buraya çeken oydu. Bu dansın koreografi oydu.
Zaman artık saniyelerle değil, kalp atışlarıyla ölçülüyordu.
İstanbul'un ve tüm Anadolu Birleşik Devletleri nin kaderi, üç farklı noktada aynı anda atan üç yaralı kalbe bağlıydı. Mustafa DCL finans merkezinin lobisinde savaşla dikkatleri üzerine çekmeye başladığı anda, Cenk ve Selin yayın kulesi operasyonunu başlatmış, Çağrı ise dijital düşmanına karşı harekete geçmişti.
Bir milletin uyutulduğu o uzun, karanlık gece, şafağa en yakın olduğu o zifiri anda son bir kez direniyordu.