Ben her ikisini de kavrayan ve birbirinden ayırt eden kimseyim. Fakat bir şeyi "anlama ve ayırt etme" onun "ben olmaması"nın sebebi ise o zaman bu ben de ben değildir.
Ardına düştüğüm hiçbir şeyi bulamadığımı hissetmem ne korkunçtur!
Ben olarak gördüğüm her şey ben değil kendisini yalandan ben olarak gösteren bir yabancıdır.
Fakat düşünce bir yolu sonuna kadar takip ettiği halde hiçbir yerde kendisini bulamazsa dertli olmayacak mı?
Ama ben gecenin bu yarısında, bu düşünceyle şiddetli bir kavga halindeyim.
Ben kimim? Başkalarının tanıdığı kimse mi yoksa kendisini bu görünüş sığınağına saklamış kimse mi?
Bilmiyorum, acaba niçin bu tereddüt dehşetinden kaçıp bu mana sığınağında huzur bulmak istiyorum.
Peygamberler de insanlar istemedikçe kendi başlarına bir şey yapamazlar. Peygamberler sadece, insanın kendi iyiliğini ve kötülüğünü belirleyebilmesi için düşünceyi onun önüne koyarlar.
İslam peygamberi diyor ki: şimdi artık yetiştin. Şuurun, kendi huzur, barış, mutluluk, gelişim ve güvenliğini sağlayabilecek noktaya vardı. Artık anlayabiliyorsun. Yani düşüncen, vahyin "senin" elinden tutmasına ihtiyaç duymayacak ölçüde gelişti. Bundan sonra akıl vahyin yerini almıştır. Elbette asırlar boyu vahy ile yoğrularak terbiye olmuş ve olgunlaşmış olan akıl.
- Doktor bey ben buna karşıyım
- Sizin kabul etmeniz gerekmez sadece benim ne demek istediğimi anlayın yeter. Burada ne islamı müdafaa etmek ne de reddetmek söz konusudur. Mesele İslam'ı tanımaktır.
İmam Ahmed bin Hanbel ise şöyle diyordu:
"Dininiz üzerinde inceleme yapın! Masum olmayan kimseyi taklit etmek yerilmiştir. Bu tutum kavrayış gücünü köreltir."
İmam Şafii diyordu ki:
"Ey Ebuishak, benim her konudaki görüşümü taklit etme; bizzat kendin düşün. Din budur. İman esaslarında taklit caiz değildir, tamamen yasaklanmıştır."