“ insan, anlam aradığı için insandır. “ anlamlı bir hayat”, üç al bir öde kampanyasına dönüştü. Anlamı çoğaltmaya çalışırken, hayatı eksilttik. İnsanların aradığı şey anlam değil, anlam gibi görünen şeyler. Çünkü anlam meşakkat ister, terk edilmeyi ister. Lakin artık münhasıran “ anlamın kargosunu” bekliyoruz. Teslim aldıktan sonra kapıyı kapatıyor, kutuyu açmadan rafa kaldırıyoruz. Bu çark sana neyin anlamlı olduğunu söylemekte ısrarcı. Anlamı senin yerine veri seçiyor çünkü.”
“ satın aldım öyleyse varım”. Diyerek kendi varoluşunu dahi satın alarak var etmeye çalışan insan, kaçınılmaz olarak kaybeder. Çünkü varoluş satın alınamaz, ona sahip çıkılır. Mekanizma kullan-at kültürünün oyuncaklarını kapına bırakarak, yalnızca senin kendi anlamsızlığını sana onaylatıp kendi düzenini devam ettirmek ister.”
O dün fotoğrafları, senin yalnızlığını yüzüne vuruyor mesela. O mükemmel kahvaltı sofrası, senin hızlıca geçiştirdiğini Simit çayı aşağılıyor. Sonra başkasının tatili senin evden çıkmamanı yargılatıyor, dostluk pozları senin yalnız kahveni acılaştırıyor. Ya da başkasının anneliği sana kendini yetişemeyen anne gibi hissettiriyor. Onun mükemmel okul etkinliğinde çocuğu için sütler yaparken paylaştığı fotoğraf, senin çocuğun ayırmadığın zamanı hatırlatıyor. Başkasının gittiği ama senin gidemediğine o sana kendini başarısız zannettiriyor.
Bu anlamsız panik içini daha fazla kaydırmaya başlıyorsun ve her kaydırma daha fazla”Niye benim hayatım böyle değil “sorusu içinde büyümeye başlıyor. Yanlış sorular sorup doğru cevaplar ararken de kendini kaybolmuş hissediyorsun işte.
Zamanla kendi haddimizi beğenmez oluyoruz. Başkalarının Photoshop’lu, gerçek dünyasından kendimize bakıp kendi gerçekliğimizi filtrelerliyoruz. Ya sonra? Filtreli hayatımız bizi tatmin etmeyince daha iyisini aramak adına daha çok tüketiyoruz. Korkunç bir döngü bu.”