Carlyle, halk kitlelerinin bir heykeltraş olmadan hareketsiz yatan ölü kil yığınları olduğunu söyler. Ama günün birinde bir sanatçı, bir olağanüstü kişi, bir kahraman ortaya çıkar - Sezar, Napolyon, Büyük Petro, Sokrates, Muhammed -, kili eline alır ve ona bir biçim kazandırır. İnsanları ve kitleleri nasıl isterse öyle biçimlendirir.
Ülkelerin gücü ya da zayıflığı, ulusların refahı ya da çöküşü, yalnızca hükümdarın gücüne ya da zayıflığına bağlı değildir. İyi ya da kötü, kahraman ya da zalim, bütün hükümdarlar daima kendi halkının evladıdır. Onlar halkın ruhunun bir yansımasıdır. Kendi halkının ürünüdür. Halklar nasılsa hükümdarlar da öyledir. “Her halk, hak ettiği iktidar ve hükümdar tarafından yönetilir” sözü işte bu yüzden söylenegelmektedir.
Bu yaşamın hızla uçup gittiğini ve bizim ve sevdiklerimizin daima burada olmayacağımızı bilmek, bir umutsuzluk nedeni olmaktan çok, bizlere tutkulu bir yaşam sevgisi ve her şeyi daha iyi yapma arzusu aşılamalıdır. Her çiçeğin solmak için doğduğunu ve bir anlamda açmanın geçiciliğinin ona trajik bir güzellik verdiğini bilmekteyiz. Fakat doğanın her ilkbaharda yeniden canlandığını, yaşayan her şeyin özü olan doğum ve ölüm sonsuz döngüsünün yaşama acı-tatlı tadını veren şey olduğunu, komedi ve trajedinin, kahkaha ve gözyaşlarının yaşamı insani duyguların zengin mozaiği haline getirdiğini de biliyoruz. Bu bizim insan olarak kaçamayacağımız kaderimiz. Çünkü bizler Tanrı değil insanız ve insanlık durumumuzu kabul etmeliyiz. Tanrılar karşısında dezavantajlarımız var, bizler ölümlüyüz. Ama onlar karşısında avantajlarımız da var; onlar sadece bedensiz hayal ürünleriyken, bizler etimizle kanımızla gerçekten varız.
Ve şüphesiz, bu harika dünyanın güneşini ve çiçeklerini, yüzümde hissettiğim rüzgarı, suyun sesini, sevdiklerimi sonsuza dek terk etme -sonu olmayan bir hiçlik alemine girme- fikrine katlanmak, hatta bunu anlamak çok zordur.