Bütün mutlu aileler birbirine benzer,her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.
Lev Tolstoy’un bu ölümsüz cümlesiyle başlayan Anna Karenina,benim için sadece bir yasak aşk hikayesi değil; insan ruhunun ve hayatın acımasız akışının devasa bir aynası oldu.
Kitabı bitirdiğimde içimde kalan en güçlü duygu, Anna’ya karşı duyduğum o derin ve çaresiz hüzündü.
Romanın ilk yarıları oldukça sürükleyici ve büyüleyici bir atmosferde ilerliyor. Ancak Anna ve Vronskiy’nin ilişkisinin başladığı, toplumdan soyutlandıkları o dönemlerde hikayenin temposu benim için biraz düştü ve yer yer sıkıcı bir hâl aldı. Fakat geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, Tolstoy bize o yasak tutkunun getirdiği kasveti, suçluluk duygusunu ve yalnızlığı bilerek hissettirmek istemiş.
Beni en çok sarsan ise Anna’nın sonu oldu. Onun gibi fırtınalı ve gururlu bir kadının ölümü, o görkemli hayatına kıyasla çok ani ve basit geldi. Büyük çığlıklarla değil, bir anlık çaresizliğin getirdiği soğuk tren raylarında son buldu hikayesi.
En can yakıcı olanı ise, Anna’nın gidişinden sonra hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam etmesiydi. Romanın onun ölümüyle bitmemesi, diğer karakterlerin kendi rutinlerine ve yaşamlarına geri dönmesi içimi burktu.
Tolstoy yüzümüze o sert gerçeği çarpıyor: Biz ne kadar büyük acılar çekersek çekelim, dünya bizim etrafımızda dönmüyor; hayat acımasızca akıp gidiyor ve geride kalanlar bir şekilde yoluna devam ediyor.
Yer yer durağanlaşsa da insanda bıraktığı bu yoğun gerçekçilik duygusuyla hafızama kazınan, çok güzel bir başyapıt. Anna'nın o yalnızlığı ve hüznü uzun süre benimle kalacak. ..