Etrafına oturduk. Yine saatine baktı.
El ele tutuştuk. Tüm bedeni soğuk terler içindeydi. Karanlıkta elini tutuyordum ve yapabildiğim tek şey buydu.
Çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi biri canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır…
Ona babalık ediyordum, babamı evlat edinmiştim, onun kelimeleriyle konuşuyordum, biliyordum
(o da biliyordu)yapılacak bir şey kalmamıştı, bu son geceydi.
Her seste Zıplıyordum, bazen sadece başımı odasına uzatıyordum, bazen yanında oturuyordum, ağrıkesici verip tekrar yatıyordum. Eğer etraf çok sessizse daha da kaygı verici oluyordu. Nefes alıp veriyor mu diye kulak kabartıyordum, kontrol ediyordum. Sabahları kapıyı açmak en ürkütücü işti, onu sağ bulup bulamayacağımı bilmiyordum.
Eve dönüyorum ve ilk bezleme
denemesini yapıyoruz. Tüm beceriksizliğim ve babamın çıplaklığı karşısındaki mahcubiyetimle. Onu en son böyle 50 yıl önce gittiğimiz şehir Hamamı’nda görmüştüm. “Ah, başınıza ne bela açtım” diye tekrarlayıp duruyor.