Hikaye, hayvanların etini zehirli ve ölümcül hale getiren bir virüsün dünyayı etkisi altına almasıyla başlar. Hayvansal proteinin yok olmasıyla birlikte insanlık, hayatta kalabilmek için dehşet verici bir çözüm bulur; insanlar “özel et” olarak adlandırılmaya başlar. Ses telleri alınan, üretilen ve mezbahalarda kesilen, "insan" statüsünden çıkarılmış canlılara dönüşürler. Bu süreç öyle bir dille paketlenir ki, insanlar artık bir başkasını yemeyi "normal" bir endüstriyel süreç olarak görmeye başlar. Hükümetler ve toplum, bu yeni durumu yasallaştırır…
Kitabın merkezinde, bir insan mezbahasında yönetici olarak çalışan Marcos Tejo yer alır. Marcos’a, "kaliteli" bir örnek olarak bir kadın "hediye" edilir. Normal şartlarda bu kadını mezbahaya göndermesi veya işlemesi gerekirken, Marcos ona karşı tuhaf bir bağ geliştirir…
İnsan doğasının karanlık yanlarını yüzünüze vuran, unutulmaz bir distopya.
Çok etkilendim ve gerçekten unutamayacağım kitapların arasında yerini aldı
Keyifli okumalar, sevgiler…
Kitap, 16. yüzyıl Cenevre’sinde geçer ve iki zıt karakterin; bağnazlığın temsilcisi John Calvin ile hür düşüncenin sesi Sebastian Castellio’nun çatışmasını konu alır.
•
Zweig, Calvin’i Cenevre’de kurduğu teokratik diktatörlük üzerinden "zorba" olarak tanımlar. Calvin, şehri katı dini kurallarla yönetmekte ve en ufak bir muhalefeti dahi şiddetle bastırmaktadır. Castellio ise elinde hiçbir siyasi güç olmayan, sadece kalemi ve vicdanı olan bir insandır. Zweig bu iki figür üzerinden, "devletin veya ideolojinin gücü karşısında bir insanın vicdanı ne kadar direnebilir?" sorusunu sorar.
•
Eğer Zweig’ın o bildiğimiz, insan psikolojisinin derinliklerine inen akıcı tarzını arıyorsanız, bu kitap biraz hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü bu daha çok bir siyasi eleştiri ve fikir çatışması kitabı.
Sylvia Plath’in kendi yaşamından izler taşıyan bu kült eser, 1950’lerin parıltılı dünyasında başarılı bir kariyerin eşiğindeyken, içindeki o karanlık boşluğa, yani "sırça fanusa" hapsolan Esther Greenwood’un sarsıcı hikayesini anlatıyor.
Kitap sadece bir depresyonun günlüğü değil; toplumsal beklentilerin, kadın olmanın ve kusursuz görünme zorunluluğunun insan ruhunda açtığı yaraların bir portresi…
•
Çok etkilendim, üzüldüm, empati yaptım, sorguladım… Yazarın bu kitabı yayımladıktan sadece bir ay sonra intihar edip hayata veda ettiğini bilerek okumak, her satırını benim için daha da derin ve anlamlı kıldı.
“Dünyadaki en büyük şey, insanın kendine ait olmayı bilmesidir.”
Zweig bu kitabı, II. Dünya Savaşı'nın en karanlık dönemlerinde, kendi sürgün hayatı sırasında kaleme almıştır. Kitapta, 16. yüzyılın kaotik dini savaşları ve bağnazlığı içinde "kendi iç özgürlüğünü" korumayı başarmış olan Montaigne'i bir rehber olarak anlatır.
Zweig, Montaigne'in hayatı üzerinden aslında tüm insanlığa bir "özgür kalma" dersi verir.monta
“Her zanaat, dürüstçe uygulandığı sürece saygıdeğerdir; yeter ki içinde bir parça ruh olsun."
Paris sokaklarında geçen bu hikaye, bir yankesicinin "zanaatını" icra edişini hayranlıkla ama bir o kadar da merakla takip eden bir anlatıcının gözlemlerini aktarır. Müthiş betimlemelerle dolu bir kitap